İlham

O, onun eviydi!

İttihad’da başladığı yazılarını Yeni Asya ve Bizim Aile’de kesintisiz sürdüren yazarımız Mümine Güneş, Haziran ayı başında alındığı yoğun bakımda tedavisi devam ederken vefat etti. Vefat etmeden evvel gönderdiği son yazısı… Allah rahmet eylesin.

Sabah her zamanki gibi iki kızını okula götürüp evine döndü. İşe nereden başlayacağını bilemiyordu. O kadar çok iş vardı ki. Öncelikle her zaman derli toplu olmayı arzuladığı için, yatakları toplamakla işe başladı. Odalarda dağılmış eşyaları yerlerine koydu. Mutfağın dağınıklığını giderdi. Sonra şöyle bir evi dolaştı. Muntazam ve derli toplu görünüyordu. İçine bir huzur doldu.

Burası onun eviydi. Küçüktü, fazla güneş almıyordu. Apartmanın arka yüzündeydi. Baktığında üstüste yığılmış apartman yığınlarından başka birşey görünmüyordu. Bunların hiçbiri ehemmiyetli değildi, onun nazarında. Zira bu ev, onun eviydi.

Çok zorluklar çekmişlerdi, o evi almak için. Borçlarını ödemek için, zaruri ihtiyaçlarından bile çok miktarda kısıntılar yapmışlardı. Günler boyu sadece çorba yedikleri olmuştu. Çocukların birçok ihtiyaçları alınamamıştı. Bir bayramlığı, bir kaç kere giymişlerdi. Şu anda hiç bir borçları yoktu. Çoluk çocuk hep beraber, hiç şikayetsiz bu zorluğu üstlenmişlerdi.

Onlar birbirlerine çok bağlı bir aileydi. Şefkat, güven, özveri hükmediyordu, her işlerinde. Çocuklar hiç yokluktan şikayet etmemişlerdi. Çünkü onları saran aile sevgisi, her eksikliği tamamlıyordu. ”Ailem!” diyor, koşarak evlerine geliyorlardı. Burada içtikleri bir tabak çorba, nice baklavalara değerdi. Ayrıca, olmayan, alınamayana da asla özenmiyorlardı. Annelerinin sevgiyle kucaklaması, babalarının şefkatle bir okşaması onlara, dünyada verilebilecek en büyük mutluluktu.

İkinci elden, yavaş yavaş aldılar herşeylerini. Küçük ve yer kaplamayacak eşyalar seçti anneleri. Bu sayede evleri ferah ve kocaman görünüyordu. Parça kumaşlar, tüller aldı ucuz pazarlardan, en güzel şekilde dikti onları. Sevgi çemberi içine alındı ev, perdeler dikilince. Dış aleme kapanan iç yüzünde, neş’eli cıvıltılar, huzurlu sohbetler vardı. Masallar anlatıyordu anne babaları, iç dünyaları zenginleşsin diye çocuklarına.

 

Mutfağında yemek yaparken, bütün ailesi çevresinde ışıl ışıl ona bakıyormuş gibi hissettiği için, yemeklere bol miktarda enjekte edilen sevgi, eşsiz bir tat veriyordu yemeklerine.”Sen ne yapıyorsun da bu kadar güzel oluyor bu yemekler?” diye soruyorlardı, her seferinde. Anneleri de,”Sevgi katıyorum. Sadece bu!” diyordu.

Evini seviyordu hanım. Evdekilerin huzurunu temin etmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. Ev fazla güneş görmese de evde ışıldayan öyle bir güneş vardı ki, güneş bile özenirdi bu ışığa. Evini, evinin ahalisini öyle seviyordu ki, evin bütün köşeleri bu sevgiyle doluydu.

Hiç kullanılamayacak, ne olduğu belirsiz dar bir aralık vardı, mutfağın yanında. Öncekiler olarak kullandılar. Sonra salonda yatan kızların bir odası olması arzusuyla, orayı değerlendirmeye karar verdi hanım. Yalnız bu küçük yere ne sığardı ki. Bir gün ikinci el eşya satan bir yerde, dar, uzun ama yer kaplamayacak iki katlı bir ranza gördü. Birikmiş azıcık bir parası vardı ve onu almaya yetiyordu. Hemen sipariş etti. Getirdiler ve duvar dibine yerleştirdiler. O kadar az yer kaplamıştı ki, içerdeki ince, uzun masalarını ranzanın karşısına koyduğunda bile çok miktarda boş bir yer kaldığını görünce, şaştı kaldı. Oraya bir kaç yer minderi dikti evdeki kumaş parçalarından. Koltuk tamircisinden de atık sünger ve kumaş parçaları istedi. Onları doldurdu minderlere. Açık duran kapı kısmına da kalın kumaştan bir perde dikti.

Kızlar okuldan eve geldiklerinde bu sürprize o kadar sevindiler ki, onlara yeni bir dünya bahşedilmiş gibi, ne yapacaklarını şaşırdılar. Ranzaların kendi yatakları olduğu için, kızların yatak çarşaflarını ve yorganlarını koyması yetmişti. Üzerlerine de şimdiye kadar çeyizinde durup duran iki örtüyü koyunca bir güzel olmuştu ki, çocuklar sevinmesin de ne yapsın. Zira oda gerçekten pek güzel olmuştu.

İşte içinde nelerin yaşandığını kimsenin bilmediği bu küçük ev, onların evleriydi. Onları bir araya topluyor, sevgi ve güven çemberi ile sarmalıyordu. Bu mutluluğu başkalarının bilmesi zaten gerekmiyordu. Onlar bilsin yeterdi. Onlar da biliyor ve korumak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Mutluluk anlatmakla değil, yaşanmakla anlaşılacak bir şeydi. Yaşıyor ve şükrediyorlardı, bu mutluluğun devamı için de daimi dua ediyorlardı.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*