Pelin Taş
Cenâb-ı Hak, İsrâ Sûresi 13.Âyet’te: “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık”, buyurmuştur. Âyetten de anlaşılacağı üzere çalıştıktan sonra neticeyi Allah’a bırakmak, tevekkül etmek ne kadar kıymetli olduğu aşikârdır. Ayrıca: “İnsan için yalnız kendi çalıştığının karşılığı vardır”, Necm Sûresi 39.Âyet-i Kerime’de Cenâb-ı Hak, çalışarak sebeplere müracaat etmenin önemine değinmiş, Kur’an’ı Azimüşşan’da biz kullarını musırrâne çalışmaya, gayret etmeye teşvik etmiştir.
Kader, iman esaslarının en doruk noktasıdır. Mü’min olabilmenin şartıdır. Kader, Allah’ın İrade, Kudret ve İlim sıfatlarına bakar. Nasıl ki cüz-i ihtiyâri sorumsuzluktan kurtarmak için verilmiştir; öyle de Kader, nefsi gururdan, fahirden kurtarmak için iman esaslarımızda dahil olmuştur. Kader, Allah’ın Alim ismiyle bilmesi ve yazması, Kadir ismiyle, kudretiyle yaratmasıdır, İlâhi bir plân, İlâhi bir programdır.
Zerrelerden Şemse, çekirdeklerden DNA’lara kadar, Sâni-i Zülcelâl bir ön yazılım kullanmıştır. Yâni insan-ı ekber olan kâinatta İmâm-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin adında iki ayrı işletim programı yazmış, hâttâ zerrelerin hareketlerini dahi, bu programlarla kayıt altına almış, kaydetmiştir. Dolayısıyla hiçbir şey O’nun bilgisi dışında kalmaz. O’nun için geçmiş zaman, gelecek zaman gibi kavramlar, yâni zaman mevhumu söz konusu değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bizim açımızdan geçmiş ve gelecek dediğimiz zaman dilimlerini aynı anda görmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri Kader konusunda Mesnevî -i Nuriye ‘de Hubab bölümünde: “Kesretin müntehası olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kaderle pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Yazılan o kelimeler, harfler, noktaların, kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır” buyurmuştur.
Dolayısıyla başımıza gelmiş, gelecek her şey tek tek yazılmıştır, hâdiseler Allah’ın ilmi dairesindedir.
Kur’an ‘ı Kerim’de Nisâ Sûresi 79. Âyet’te:”Sana her ne iyilik erişirse Allah’tan, sana her ne kötülük erişirse, o da kendi kusurun sebebiyledir” buyurulmuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere, insan günahlarından tamamen mes’uldür. Çünkü günahlara cüz -i ihtiyârisiyle meyleden odur. Günahlar tahrip nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkâk (hak eder) eder. Mesela bir kibrit ile bir evi yakmak gibi, bir bombayla koca bir memleketi yıkmak gibi…Hâttâ bâzen hiçbir şey yapmamak da mes’ul edebilir insanı. Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler Kitabı’nda yer alan 26.Söz Kader bahsinin Birinci Mebhası’nda Bediüzzaman Hazretleri konuyla alâkalı olarak şöyle bir misal verir: “Nasıl ki bir azim sefinenin dümencisi, vazifesinin adem-i ifasıyla, sefine gark olup, bütün hademelerin netice-i sayleri (çalışma neticeleri) iptal olur; bütün o tahribat, bir ademe(yokluğa) terettüp(dönüşür) ediyor. Vazifeyi yapmamakla, herkesin yaptığı hizmeti de yok ediyor. Öyle de küfür ve maasiyet (itaatsizlik), adem ve tahrip nev’inden olduğu için, müthiş netâice sebebiyet verebilir”.
Tüm bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Allah’ın isimleri ve sıfatları ünvân-ı mülâhaza’dır. Yâni bizim anlayabilmemiz için sadece ipuçları mahiyetindedir. Biz gözümüzle görebildiğimiz için, Allah’ın da İlâha mahsus şekilde gördüğünü biliriz. İnsan olarak bizler her şeyi kıyas yoluyla biliriz. Mesela ışık -karanlık, soğuk-sıcak, acı-tatlı, kirli-temiz gibi. Ancak Yüce Yaratıcımız olan Allah’ı kıyas yoluyla bilemeyiz çünkü o bilgi bizde mevcut değil. Allah Ekber’dir. Bizdeki hafızayı yaratan, kaydetmeyi biliyor; bizdeki kulağı yaratan işitmeyi biliyor; bizdeki gözü yaratan görmeyi biliyor. Dolayısıyla Sanatkâr, sanatının içinde olmaz. Allah Alim ve Kadir ‘dir dediğimizde nasıl bir ilimle ve nasıl bir yaratışla yarattığını asla bilemeyiz. Ünvân-ı mülâhaza nev’inden bize verilen cüz-i ihtiyâri ile sınırlı bir ilimle, vahid-i kıyasi ile bilebiliriz. Ondandır ki cüz-i ihtiyârimizle meylettiğimiz her şeyden sorumluyuz, şerre meyletmek bizden olduğu için mes’ulüz. Oysa hayrın meyelânını insana gönderen, Allah’tır. İnsan sadece o hayra engel olmamakla Allah’tan gelen hayra vesile olur, o hayrın önünü kapatmakla da hayra engel olur. Onun için yaratılan hayırlarda fahre, gurura, övünmeye hakkı yoktur. Çünkü hayrın meyelânını gönderen o hayrı yaratan Allah’tır, şerre meyleden ise insandır. Zaten insanın mahiyetinde acz, fakr, naks ve kusur mevcut olduğundan; hayra meylin Allah’tan olduğu aşikârdır.
Bir de Allah’ın atâ kanunu vardır ki, gelmesi muhakkak olan hususun, Allah’ın merhametiyle ortadan kaldırılması, affedilmesidir. Mesela zehrin kaderinde öldürmek vardır, zehir içildiği halde ölmemek, atâ kanununun göstergesidir, Allah’ın affına mazhar olmaktır. Zehri içip ölürse hakkındaki Kader, kaza olur. Efendimiz (asm) döneminde Zeyneb binti Hâris isminde Yahudi bir hanım keçi kavurmuş Sahabe-i Kiram ile birlikte Efendimiz’e (asm) getirmiş. Bişr bin Bera isminde Sahabi yediği tek lokmayla vefat etmiş. Efendimiz (asm) ve Sahabe Efendilerimiz Besmele ile yiyince zehirden etkilenmemişler. (1) Yine konuyla alâkalı olarak Bediüzzaman Hazretleri ‘ni de 19 kez zehirlemişler. Allah’ın inayetiyle, atâ kanununun gerçekleşmesiyle zehir nedeniyle ölmemiştir. Yine Kader konusunu ıztırari ve ihtiyari kader şeklinde iki bölümde ele alacak olursak; ıztırari kader, cüz -i ihtiyârimizle tercih yapamadığımız hususlardır. Mesela hangi ailede, hangi ülkede doğup, hangi ırktan olacağımız ve ne zaman doğup ne zaman öleceğimiz gibi hususları seçemeyiz İhtiyari kader ise cüz-i ihtiyârimizle tercih yapabildiğimiz hususlardır ki burada sorumluluk insana aittir. Hayra meylederse mükâfat, şerre meylederse mücazât görür.
26.Söz Kader bahsinin İkinci Mebhası’nda Bediüzzaman Hazretleri ‘nin de dediği gibi: “Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa cüz-i ihtiyâri namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenâtın bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere -i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum -u Cehennem ‘e yetişmesin. Demek, dua ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar”. Dolayısıyla Kader, Allah’ın ilim Okyanusu, insan ise onda yüzen bir gemidir. Gemi ne tarafa dönerse dönsün, Okyanus’un içindedir. Değişen Okyanus değil, gemidir. Onun için cüz-i ihtiyârimizle tercihlerimize ihtimam gösterip, azami gayret ve çalışmayla her daim hayırlı işlere meyletmek nasib-i müyesser olsun inşallah. Yoksa ahiretin tarlası olan dünya hayatımızın, ebediyette bizden şikâyetçi olmak ihtimali var. Fuzuli’nin dediği gibi “Ey insan Kadere az bahane bul! Buğday ektin de arpa mı biçtin? “Yanlış tercihlerimizin sorumluluğu Kaderimize ait değildir, sorumluluk tamamen bizimdir. Tercihlerimiz her dâim hayra yönlendirsin duasıyla, sözü Cahit Zarifoğlu ‘nin bir cümlesiyle hitâma erdirelim: “Takdir-i ezele teslimiz ama gayrete de âşığız.”
Dipnot:
- Sire, 3:352; Taberi, 3:95; İbn Kesir, Sire, 3:397.







