Kapak Röportaj

Sevgi, Allah’a yaklaştırıyorsa nimettir

 Meryem Nâz Yılmaz

Peygamberliğiyle dünyanın, kulluğuyla ahiretin kapısını açan son peygamber Hz. Muhammed (asm). Yaratılmışların en şereflisi. İnsanları küfrün karanlığından İslam’ın aydınlığına çıkaran şefkatli bir rehber. O ’nu sevmek Allah’ın emri. Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (asm), Allah nezdinde en sevgili yapan hakikatleri Manevi Danışman ve Rehber Meryem Nâz Yılmaz ile konuştuk. İstifademiz bol olsun.

Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in sevgi anlayışı nasıldı?

Meryem Nâz Yılmaz:

“Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in kalbi, bütün mahlûkâtı kuşatan ilâhî bir merhametle yoğrulmuştu.”

Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in sevgi anlayışı, yalnızca duygusal bir yakınlık değildir. O’nun sevgisi; insanı dönüştüren, ıslah eden ve sorumluluk yükleyen bir merhamet anlayışıdır. Sevgi, O’nun hayatında geçici bir hâl değil; ahlâkın bizzat kendisidir.

Bu sevgi seçici değildir. Kendisine yakın olana da, uzak durana da; iyilik yapana da, eziyet edene de uzanan bir rahmettir. Yetimi gözeten, köleyi onurlandıran, hayvana merhamet eden bu sevgi anlayışı; muhatabını incitmeden terbiye etmeyi esas alır.

Rasûlullah ﷺ Efendimiz, sevgiyi insanları kendine bağlamak için değil; onları hakikate yaklaştırmak için yaşamıştır. Bu yüzden O’nun sevgisi şımartan değil; şahsiyet inşa eden bir sevgidir. Korkuyla değil, güvenle dönüştüren bir dildir. Sahâbede bu sevgi, zoraki bir itaate değil; gönüllü bir sadakate karşılık bulmuştur. Böylece sevgi, bir duygu hâli olmaktan çıkıp yaşanan bir ahlâka dönüşmüştür.

Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in sevgi ve merhametini hayatımıza nasıl alabiliriz?

Meryem Nâz Yılmaz:

“Rasûlullah ﷺ Efendimiz, kırmamayı esas almış; incitmekten Allâh’a sığınmıştır.”

Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in sevgi ve merhameti, soyut bir ideal değil; gündelik hayatta karşılığı olan bir ahlâk modelidir. O, insanlarla ilişkisinde haklı olmayı değil, kalp kazanmayı öncelemiştir. Sevgi, O’nun dilinde yumuşaklık; davranışında ise incelik olarak tezahür etmiştir.

Bu ahlâkı hayatımıza alabilmek için kalbin beslenmesi gerekir. Bu sebeple hayatımızda Siyer-i Nebî okumalarının yer alması büyük önem taşır. Rasûlullah ﷺ Efendimiz’i tanımadan, O’nun hayatını ve ahlâkını öğrenmeden bu sevgiyi diri tutmak mümkün değildir. İnsan tanıdıkça sever; sevgi zamanla örnek almaya dönüşür.

Aynı şekilde sohbet ve zikir meclisleri, bu sevginin kalpte canlı kalmasına vesile olur. Kalp, neyle meşgulse ona yönelir. Hatırladıkça yumuşar; yumuşadıkça sevmeye daha açık hâle gelir. Bu yüzden Rasûlullah ﷺ Efendimiz’e muhabbet, iradeyle emredilecek bir duygu değildir.

“Gel, muhabbet kalbimize gir” diyemeyiz.

Muhabbet; hatırladıkça, dinledikçe, aynı iklimde bulundukça yavaş yavaş yerleşir. Böylece sevgi, anlatılan bir değer olmaktan çıkar; hayatın içinde karşılığı olan bir ahlâk hâline gelir.

Dünyada sahip olduğumuz her şeyi seviyoruz. Bu sevginin bir ölçüsü var mıdır? Sevgi ne zaman zarar verir?

Meryem Nâz Yılmaz:

 “Sevgi, Allah’a yaklaştırıyorsa nimettir; O’ndan uzaklaştırıyorsa imtihandır.”

İnsanın dünyada sevdiği her şey bir emanettir. Sevgi, bu emanet bilinciyle taşındığında kalbi olgunlaştırır; ölçüsünü kaybettiğinde ise insanı hakikatten uzaklaştırma riski taşır. Burada mesele sevmek ya da sevmemek değil; sevginin yönüdür.

Bir sevgi, hakkı söylemeyi zorlaştırıyorsa, yanlışı savunur hâle getiriyorsa ve adaleti esnetiyorsa artık terbiye edilmesi gereken bir hâl almıştır. Bu noktada sevgi, insanı yücelten bir bağ olmaktan çıkıp perde hâline gelebilir.

Bu dengeyi hatırlatan hikmetli bir ölçü Hz. Ali’ye aittir:

“Sevdiğini ölçülü sev; belki bir gün sevmediğin olur. Sevmediğinden de ölçülü nefret et; belki bir gün sevdiğin olur.”

Kalbi titreten her sevgi imtihan getirir.

Evet, seveceğiz; fakat Rasûlullah ﷺ Efendimiz’e ve Rabbimize olan sevgilerin potasında eriyecek diğer sevgiler.

Kalp bu sevgilerle merhale kat edecek.

Tâ ki muhabbetullâh ve cemâlullâh ufkuna dek.

Allah için sevmek nasıl olmalı? Sevgi toplumu nasıl oluşur?

Meryem Nâz Yılmaz:

“Allah için sevmek; menfaatten arınmış, ebediyete uzanan bir muhabbet köprüsüdür.”

Allah için sevmek, yalnızca yakın olmayı ya da duygusal bağ kurmayı ifade etmez. Bazen bu sevgi, zahiren bir adım geri durmayı, sevdiğiyle fizikî ya da hissî yakınlıktan vazgeçebilmeyi de kapsar. Çünkü Allah için sevgi, duyguyu değil; istikameti merkeze alır.

Bu anlayışta ölçü şudur: Yakınlık Allah’a yaklaştırıyorsa anlamlıdır; mesafe Allah’a yaklaştırıyorsa yine anlamlıdır.

Bu hakikatin canlı örneklerinden biri Muâz bin Cebel’dir. Rasûlullah ﷺ Efendimiz’e derin bir muhabbetle bağlı olmasına rağmen, kendisine verilen vazife sebebiyle O’ndan ayrılmayı tereddütsüz kabul etmiştir. Bu ayrılık sevgiyi eksiltmemiş; aksine onu daha sahih bir zemine taşımıştır. Çünkü Allah için sevgi, “yanında olmayı” değil, “emrine uymayı” öncelemiştir.

Sevgi toplumu; yüksek sesle dile getirilen iddialarla değil, ahlâkî süreklilikle inşa edilir. Gıybetten uzak duran diller, merhameti ilke edinen kalpler ve adaleti merkeze alan tutumlar bu toplumun temelini oluşturur. Bu zeminde sevgi, geçici bir heyecan değil; istikrarlı bir hâl olur. Yakınlıklar bu istikamete hizmet ettiği sürece kıymetlidir; etmediği yerde ise mesafe de bir ahlâk hâline gelir.

Yakın zamanda o güzel beldeleri yeniden ziyaret ettiniz. Bu ziyaret sizde nasıl bir hâl bıraktı, neler hissettiniz?

Meryem Nâz Yılmaz:

Hz. İbrahim aleyhisselâmın, “Rabbim, insanların gönüllerini bu beldelere meylettir” duası bugün hâlâ canlı. Mekke-i Mükerreme’de bunu derinden hissediyor insan. Umreye gidiş elbette bir nasip; fakat bu nasip, zahirde gayretle, aşkla ve şevkle buluştuğunda anlam kazanıyor. Eğer böyle olmasaydı, oraya gidenler bin âşık olmazdı; sadece parası olan giderdi.

Kâbe, Hz. İbrahim aleyhisselâmın teslimiyetini taşır. Sa‘y, Hz. Hacer validemizin ümitle, çabayla ve tevekkülle yürüdüğü yerdir. Bir annenin gösterdiği bu gayrete Zemzem’in ikram edilmesi boşuna değildir. Bugün erkek–kadın bütün müminlerin aynı yerde aynı gayreti göstermesi, imanın bedene bürünmüş hâlidir.

Mekke-i Mükerreme’de celâl, Medine-i Münevvere’de ise cemâl tecelli eder. Kâbe’nin heybeti insanı sarsar; Medine’nin huzuru kalbi sarar. İhramlı kalabalığın içinde yürümek, kefeni andıran beyazlıkların arasında bulunmak, insana farkında olmadan mahşeri hatırlatır. Umre, çok sevdiğim bir büyüğümün ifadesiyle, ruhun duşu gibidir. Ruh cennete aittir ve bu dünyada cennete en yakın hissedilen yerler Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’dir.

Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in doğduğu, büyüdüğü, tebliğe başladığı ve vefat ettiği beldelerde bulunmak bu yüzden gezi değildir; ziyarettir. Oraya gitmek bir program değil, bir yöneliştir.

Bu beldelere giderken de “Bir şekilde gideyim, nasıl olursa olsun” demekten ziyade, muhabbetli ve nitelikli insanlarla yola çıkmanın ne kadar mühim olduğu daha iyi anlaşılıyor. Şuursuzlukla yapılan ziyaretlerin ne yazık ki pek çok üzücü neticesi oluyor. Evden ihrama girenler mi dersiniz, günlerce ihramdan çıkmadan kalanlar mı; otelden umreye niyetlenip mikat mahalline gitmeden umre yaptığını zannedenler mi; Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in kabrini ancak günler sonra bulabilenler mi… Bunları duydukça insanın içi burkuluyor. Çok şükür, bu yolculuklarda ilmî hassasiyeti olan, muhabbeti diri, ibadetin şuurunu taşıyan nitelikli gruplar oluşturmak nasip oldu. Bunun da ayrı bir lütuf ve mesuliyet olduğuna inanıyorum.

Bu arada elbette herkesin şartları aynı olmayabilir. Sağlık sebepleri, maddî imkânsızlıklar, ağır sorumluluklar buna engel olabilir. Bu durum nasipsizlik değildir. Kim bilir, belki de nice hac ve umre sevabı onların amel defterine yazılıdır. Bu durumlardan bağımsız olarak türlü sebeplerle erteleyenlerden aynı pişmanlığı duydum:

“Neden daha önce gelmedim?”

İşte tam burada kendimize sormamız gereken soru açıktır:

Neyi neye tercih ediyoruz? Neyi bekliyoruz?

Bu sorgulama, beni Medine-i Münevvere’de bambaşka bir hâle taşıdı. En son Medine-i Münevvere ziyaretimde içimde kalan hâl, ilk defa bir vedâ hüznü değildi. Daha çok, Muâz bin Cebel (r.a.)’in vazife şuurunu hatırlatan bir bilinçti. Rasûlullah ﷺ Efendimiz, Muâz bin Cebel’i Yemen’e yolcu ederken onun ellerini tutmuş ve “Yâ Muâz, Allâh için seni seviyorum” buyurmuştu. Bu muhabbet, Muâz’ın Efendimiz’in dizinin dibinde kalmasının bir karşılığı değildi. Aksine, ayrılığı göze alabilecek kadar sağlam bir sadakatin tasdikiydi.

Sevgili Peygamberimiz ﷺ, Muâz’ı uğurlarken bir müddet birlikte yürümüş ve vedalaşırken şöyle buyurmuştu:

“Muâz, belki bu seneden sonra beni bir daha göremeyeceksin. Belki dönüşünde benim mescidime ve kabrime geleceksin.” Muâz yine de geri durmadı. “Öyleyse gitmeyeyim yâ Rasûlallah” demedi. Çünkü Rasûlullah ﷺ Efendimiz’e yakınlık, her zaman yanında kalmakla değil; O’nun muhabbetini kalpte diri tutmak, emanetini alıp başka gönüllere taşıyabilmekle olurdu. Benim için de bu ziyaret, Medine’de kalma arzusundan çok; Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in muhabbetini daha fazla gönle ulaştırabilmek için müsaade istemenin huzuru oldu. İçimde dolmuş bir hâl, güçlenmiş bir niyet ve vazifeyle dönülmüş bir yol hissi vardı.

Evet buralara sayısını unutacak kadar gelelim, nice kabul olunmuş umreler, haclar nasip olsun inşallah, hatta en sonunda da oralarda defnedilmek nasip olsun.

Aralarda ise gönüllerin Efendimiz’e ﷺ , Cenabı Hakka meyletmesinde vazifelendirilelim.

Rasûlullah ﷺ Efendimiz hacca ve umreye devam edilmesini tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü körük demirin pasını giderdiği gibi, hac ve umre de fakirliği ve günahları giderir.”

Mahşer meydanında o Güzel Gölgelik’te buluşana kadar, Rasûlullah ﷺ Efendimiz’in “Kişi sevdiğiyle beraberdir” sözü en büyük ümidimizdir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Vedalar gözleriyle sevenler içindir; gönülden sevenler asla ayrılmaz.”

Bu çağrı, sayfalarca yazılsa da dil ile anlatılamaz.

Ve Rasûlullah ﷺ Efendimiz “devam edin” diyorsa, insanın sözü kalmaz.

 

 

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*