Kendini kulluk talebesi olarak tanımlayan Doktor Hatice Özge Serin ile kadınların sosyal hayatı ve iş yükü üzerine konuştuk.

Kendinizden biraz bahseder misiniz? Aynı anda birçok işi yaptığınızı görüyoruz. Bu kuvveti nereden buluyorsunuz?
Ben Hatice Özge Serin. Doğma büyüme Konyalıyım, tüm eğitim hayatımı orada tamamladım. Şu anda İstanbul’da ikamet ediyorum. Evli ve üç çocuk annesiyim. Bir devlet hastanesinde dahiliye uzmanı olarak görev yapıyorum.
Mesleğimin yanı sıra, iyi bir Müslüman ve iyi bir birey olabilmek için gereken donanımı edinmeye çalışıyorum. Bu yolda pek çok farklı yöntem denedim; çeşitli derslere ve halkalara dahil oldum. Bir dönem yoğun kitap okumaları yaptım, bir dönem ise video içerikleri tükettim. Ancak yaş belli bir olgunluğa erişince insanın tarzı da oturuyor. Artık kendi hayatımı, zamanlamamı ve hayallerimi bu olgunlukla inşa ediyorum.
Bu noktada önceliğim kesinlikle ailem, onlara olan sorumluluklarım ve onlarla geçireceğim kaliteli vakit. Sonrasında işimi layıkıyla yapabilmek adına tıbbi gelişmeleri takip etmek, bilgilerimi güncel tutmak ve hastalarımla olan iletişimimi en iyi seviyeye taşımak geliyor. Bununla birlikte, halkı bilgilendirebileceğim konularda hem sosyal medya aracılığıyla hem de farklı STK’ların davetlerine icabet ederek “dünyalık ilmimin sadakasını” vermeye gayret ediyorum.
Bir diğer kulvarım ise İslami ilim okumalarım ve artık yavaş yavaş “verici” olmaya başladığım süreç. Bir yandan kendi eğitimim devam ederken, diğer yandan öncülük ettiğim sohbet gruplarında hadis ve sahabe hayatları okumaları yapıyor; bu değerleri anlamaya ve hazmetmeye çalışıyoruz. Bu alanda da hem sosyal medyada içerik üretiyor hem de davet edildiğim mecralarda yer alıyorum. Dolayısıyla bu kulvarlarda hâlâ bir “alıcı”yım ama kendimi yeterli gördüğüm topluluklara karşı da “verici” olmaya çalışıyorum. Bu döngü beni oldukça zinde ve istekli tutuyor; farkında olmadan kendi kendini besleyen bir sistem kurmuş oldum.
“Bu kuvveti nereden buluyorsunuz?” sorusuna gelirsek; kesinlikle İslami ilimlerden alıyorum. Bu ilmin bana ne kadar iyi geldiğini fark ettikçe ona daha sıkı sarıldım. Çünkü İslami ilimler demek; Yaratıcının ve Resulü’nün vesilesiyle hayatı anlamlandırma çabasıdır. Hayatı anlamak, kendini tanımak, kendini doğru konumlandırmak ve dünya hayatını en doğru, en zarif şekilde inşa edebilmektir. İslami ilim okumalarım, bu dünyadaki yegane motivasyon kaynağımdır.

Kadınların sosyal hayata girmesiyle birlikte iş yükü artmış vaziyette. Bir yandan ilim öğrenmek bir yandan hayatın getirdiği sorumluluklara yetişmek kolay olmuyor. Ne tavsiye edersiniz ?
Kadınların sosyal hayata katılımı, benim üzerinde özellikle durduğum ve hassasiyet gösterdiğim meselelerden biri. Öncelikle meseleyi doğru tanımlamak gerekiyor. Yaratılış fizyolojimize ve toplumsal iş bölümüne baktığımızda; kadının var oluş sebebinin öncelikli olarak çalışma hayatı olmadığını fark ediyoruz.
Bunu şu şerhi düşerek söylüyorum: Ben, doktorluk gibi toplumsal geçerliliği ve kişisel tatmini oldukça yüksek bir meslekte istihdam edilmiş biriyim. Üstelik liberal bir ailede yetişmiş, mizaç olarak da oldukça dominant biriyim. Yani kadınların çalışma hayatındaki yerinin “birincil sorumluluk” olmadığını belki de en son kabul edecek grupta yer almama rağmen, gerçek budur. Gerçek; bizim konumumuzdan veya bakış açımızdan bağımsız olarak orada durur. Onu ne kadar çabuk ve güzel hazmederseniz, hayat o kadar kolaylaşır.
Dolayısıyla kadının sosyal hayatta veya dış işlerde daha fazla yer alması, aslında kendi esas sorumluluklarına eklediği bir tercihtir. Kadının mahir olduğu asıl alan; evi, ailesi, eşi ve çocuklarıdır. Bir kadın “Ben çalışma hayatında da var olmak istiyorum” dediği anda, bunun asli sorumluluklarına bir ilave olduğunu idrak etmelidir. Bu tercihi yapan her kadın, iş yükünü bilinçli olarak artırmış olur. Bunun anlaşılmış olması çok önemli. Ben de bu tercihi yapanlardan biriyim; ancak sonuçlarını, artılarını ve eksilerini tartarak, kendimi tanıyarak bu kararı verdiğim için bu yük bana ağır gelmiyor. Zorluğun boyutlarını bilmek, o süreci yönetmekte ciddi bir avantaj sağlar.
İlim öğrenmenin ise ekstra bir zorluk yüklediğine inanmıyorum; tam tersi, ilim olmazsa neden var olduğumuzu ve ne için çabalamamız gerektiğini anlayamaz, savrulur gideriz. Öncelikli olmayan işlere enerji harcayıp asıl olanı kaçırdığımızda hiçbir şeye yetişemeyiz. Bu yüzden herkese, ama özellikle çalışan kadına ilmi daha çok yakıştırıyorum. Neden derseniz; çalışmayı tercih etmiş bir kadın bir şekilde kabiliyetine güveniyor, mahir olduğu bir alan olduğunu düşünüyor demektir. Ne güzel, buyursun istihdam olsun; ancak böyle birine donanımlı ve liyakatli bir hayat yaraşır. Bu da ancak ilimle mümkündür.
İlim olmazsa hayatın içi boşalır; neyin ne olduğunu anlamadan avare gibi dolaşır dururuz. İlim bir iş yükü değil; aksine var olan her türlü sorumluluğun, hedefin ve kararın nasıl daha sistematik ve anlamlı yürütülebileceğine dair harika bir algoritmadır. Allah hepimize hayırlı ve faydalı ilimler nasip etsin.
Kadın şefkati, medeniyet inşa edebilir mi?
Tabii ki edebilir, etmeli de… Şefkat kavramına cinsiyet bağlamında bakacak olursak, bu kavramın en çok kadına yakıştığını görürüz; çünkü şefkat, kadının fizyolojisinde köklü bir karşılığı olan bir duygudur. Bugün modern tıbbın imkanlarıyla kadın ve erkek beynini analiz etseniz, hormon yapılarını inceleseniz bunu net bir şekilde görebilirsiniz. Nitekim bu konuda yapılmış pek çok bilimsel çalışma da mevcuttur.
Şefkat, kaynağı Allah-u Teala olan ve kadının fıtratına derinden nakşedilmiş bir haslettir. Bir kadının bir şeyleri fıtratına uygun şekilde var edebilmesinde ve hayırlara vesile olabilmesinde şefkat, olmazsa olmaz bir unsurdur. Bunun en somut tezahürü ise insanlığın ve dünyanın en kilit makamlarından biri olan anneliktir.
Bir çocuğa, hedefiniz her ne olursa olsun; ister dünyevi bir başarı, ister akademik bir kariyer, isterse iyi bir insan ya da iyi bir hafız olması yolunda rehberlik edin… Eğer bu sürece şefkati dahil etmezseniz, çabanız kesinlikle eksik ve yarım kalacaktır. Ancak bu yolculuğa şefkat eklendiğinde, verilen emek çok daha tesirli ve anlamlı hale gelir. Biz bunun için yaratıldık, bu fıtratla var olduk. Kadın olmanın belki yarıdan fazlasını annelik vasfı oluşturur ve bu vasfın da ayrılmaz parçası merhamettir.
Aile hayatında zaman zaman kadınların yalnızlaştığına şahit olmaktayız. Bunun sebebi ne olabilir, neler yapılabilir?
Burada temel sebep, aile dinamiklerinin olması gereken dengeden uzaklaşmasıdır. Bir kadın neden yalnızlaşır? Eğer eşinden uzaklaştıysa yalnızlaşır; çünkü kadının bu hayattaki birinci yâreni, en yakın dostu eşidir. Yalnızlaşmanın, bu öncelik sıralamasının şaşmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Örneğin; bir kadın sosyal hayata veya iş arkadaşlarına o kadar çok öncelik tanıyıp onlarla o kadar yoğun bir mesai harcıyor ki, artık eşiyle anlaşmaya çalışmak için ne mecali ne de enerjisi kalıyor. Hal böyle olunca zamanla eşinden kopmuş oluyor.
Elbette insanlar arasında anlaşmazlıklar ve uyumsuzluklar olabilir, bu dünyanın kanunudur. Hatta hayatımızda anlaşması en zor, en çok “handikapı” olan kişi eşimiz de olabilir. Neticede farklı bir cinsiyetten, farklı bir aileden ve kültürden gelen biriyle aynı evde yaşayarak, aynı çocuklara ebeveynlik yapma paydasında buluşmaya çalışıyoruz. Bu hiç kolay değil; ancak zorluğun farkında olmak şu bilinci de beraberinde getirir: “Benim bu ilişki için emek sarf etmem, eşimi önceliğime almam gerekiyor.” Meseleye; eşimin rızasını kazanmak ve onunla bu dünyada yakalayacağım uyumun benim “cennet vesilem” olacağı cihetinden bakarsak, süreç çok daha anlamlı bir boyut kazanır.
Tabii biz burada meseleye kadın cihetinden bakıyoruz; eğer erkek tarafında bir patoloji varsa ona zaten bizim diyebileceğimiz bir şey yok. Özetle kadın açısından değerlendirdiğimde temel sorunun; önceliği olan eşine ve çocuklarına yeterli emeği vermemesi, enerjisini evin dışındaki unsurlara harcayıp evdekilere “kaliteli bir enerji” bırakmaması olduğunu görüyorum. O yüzden konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: Kesinlikle önceliklendirme sıralamamızı doğru yapmamız gerekiyor.
Ailede kadın ve erkek, mevcut duruma göre farklı vazifeler üstlenebiliyor. Sizce bunun ölçüsü nasıl olmalı?
Ben bir doktor olarak her zaman şunu savunuyorum: Fizyoloji, gerçek ve fıtrat asla değişmez. Bu nedenle ölçü; mümkün mertebe fıtrat çizgisi ve sınırları içinde kalmaktır. Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e baktığımızda, kadının ve erkeğin yerinin çok net bir şekilde belirlendiğini görürüz. Hangi yeteneklerle donatıldıkları ve hangi konularda istihdam edildikleri gayet açıktır. Erkekler “kavvâme”dir; yani düzenleyici, sorumlu ve karar merciidir. Evin geçiminden, dış dünyadan ve ağır işlerden sorumlu olması gereken taraf erkektir. Böyle bir noktada olmalı.
Kadın ise “ganitât”tır; yani korunması gereken, nazik, merhametli ve aile yuvasının merkezinde olandır. Bu noktada kadının önceliği evi, eşi ve çocukları olmalıdır; bu durum kesinlikle değişmez bir kuraldır. Enerjisinin büyük bir kısmını evi düzenlemek ve orayı güvenli bir liman haline getirmek için kullanmalıdır. Şayet enerjisi kalırsa veya elinde topluma fayda sağlayacak hayırlı meziyetleri varsa, bunları sosyal hayatta var etmek için elbette çalışabilir. Nitekim bizim; önceliklerini bilen, Müslümanca yaşayan ve çalışan kadınlara gerçekten çok ihtiyacımız var. Ancak burada asıl mesele, öncelik sıralamasını asla gözden kaçırmamaktır.
Bir diğer handikap ise çalışma ve sosyal hayatın içinde yer alan kadınların, eşlerinin rehberliğini kabul etme ve onlara itaat etme noktasında yaşadıkları zorlanmadır. Halbuki bu, bizim fıtratımızın ve Allah-u Teala’nın bizden beklentisidir. Eşimiz, karar mercii noktasında bizden bir adım önde olacak ve biz ona saygı duyacağız. Bu hassas dengeyi kaçırmamalıyız. Herkes kendi konumunu bilir ve görevine odaklanırsa aile dengelerinin bozulmayacağına inanıyorum. Mutlu ve huzurlu bir aile dengesi üzerine inşa edilen bir düzen, aslında bir medeniyetin yapı taşıdır.







