Akademisyen Yasemin Yaşar
Konumuz her ne kadar kadın olsa da kadını tanımlamak için erkeği, erkeği tanımlamak için kadını ve her iki cinsin de yetiştikleri ortam olan aileyi anlamak gerekir.
Günümüzde yaşanan hızlı toplumsal dönüşümler ile bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, insanların dünya görüşlerinde ve değer yargılarında köklü değişimlere yol açmıştır. Kuşkusuz bu dönüşüm, toplumsal yapının temel kurumlarından biri olan aileyi ve dolayısıyla kadını da erkeği de derinden etkilemiştir.
İnsanlık tarihi boyunca belki de hiçbir dönem birey ve aile yapısı bu kadar yoğun tehdit ve saldırıya maruz kalmamıştır. Bu tehditler yalnızca fiziksel ya da ekonomik alanlarla sınırlı kalmamış, insanın varoluş bilincine, değerlerine ve iç dünyasına kadar nüfuz etmiştir. Sonuçta birey kendi isteği ile de olsa modern hayatın bağımlılıkları ve yönlendirmeleri karşısında, gönüllü kölelik” konumuna itilmiştir.
Bu hızlı değişim, yalnızca bireylerin yaşam biçimlerini değil aynı zamanda değer yargılarını da dönüştürmüştür. Özellikle tüketim odaklı yaşam tarzı, kadim değerlerin aşınmasına ve yerlerini yapay geçici “modern değerler”in almasına yol açmıştır. Bu durum toplum genelinde anlam boşluğu, ahlaki zafiyet, köksüzlük, ümitsizlik ve amaçsızlık gibi sorunları beraberinde getirmiştir. İnsanın bir amacının olmaması, çevresine ve dostlarına yabancılaşması, özetle ‘anlamsızlık’ olarak tanımlanır ki, modern psikiyatrinin bu anlamsızlık hastalığına sunabileceği bir reçetesi yoktur.[1]
Modern yaşam biçimi, geleneksel ve dini değerleri yıpratırken, boşalan alanlara “başarı, zenginlik, sınırsız özgürlük, haz odaklı yaşam, imaj ve sosyal güç” gibi unsurları yerleştirmiştir.[2] Bu değerlerin öne çıkarılması hırslı, rekabetçi, narsist ve bencil bireylerin yetişmesine zemin hazırlamıştır. Bunun neticesinde de paylaşma duygusu (diğergamlık), aile içi dayanışma azalmış, boşanmalar artmış ve toplumsal huzur bozulmuştur
Özgüven kavramı da bu süreçte farklı bir anlam kazanmıştır. Geleneksel anlamda özgüven tevazu ve sorumluluk bilinci ile dengelenirken modern kültürün beslediği özgüven anlayışı çoğu zaman, kibir, sınır tanımazlık ve başkalarına karşı saygısızlık şeklinde tezahür etmektedir. Bu tür bir özgüven gerçek anlamda insanı güçlendirmekten çok psikolojik sorunları ve toplumsal çatışmaları artırmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda özgüven duygusu geçmişe oranla % 86 oranında bir artış göstermiş fakat artan bu özgüven ile birlikte psikolojik sorunlar da bir o kadar artmıştır.[3] Bu da gösteriyor ki içinde acz ve fakrın hissedilmediği “ene” kaynaklı özgüvenler insanın psikolojik yaralarını artırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Böyle özgüven sahiplerinin, sınırı, saygısı, utanma duygusu ve merhameti yoktur. Gerçek özgüven, gücünü “ene” den değil “iman” dan alan ve bu imanla “Kâinata meydan okuyan, [4]gücün, makamın karşısında eğilmeyen, dalkavukluk etmeyenlerin özgüvenidir.
Modern ahlaki dönüşüm bireylerin yaşam amaçlarını da değiştirmiştir. Eskiden, “neslin devamı, aileyi koruma ve manevi değerleri muhafaza” gibi hedefler ön plandayken, günümüzde “bireysel tatmin, özgürlük ve konfor” öncelikli hale gelmiştir. Bekarlığın teşvik edilmesi, evliliklerin ötelenmesi, çocuk sahibi olmamanın normalleştirilmesi ve cinsel tercihlere özgürlük gibi gayr-i meşru eğilimler bu değişimin somut göstergeleridir
Ayrıca modern hayat, bireyleri yalnızlaştırmıştır. Geleneksel geniş aile yapısı, mahalle kültürü ve kanaat önderlerinin etkisi giderek azalmış; bireyler aynı evin içerisinde bile kendilerini yalnız hisseder hale gelmiştir. Bu yalnızlık modern kültürün tüketim alışkanlıklarını ve yönlendirmelerini benimsemeyi kolaylaştırmıştır. Eğitim sisteminin de bu dönüşümü pekiştirdiği erken yaşlardan itibaren bireyleri tüketime ve haz odaklı yaşam biçimine alıştırdığı görülmektedir. Bu sistemli süreç ise kesintisiz devam eden eğitim-öğretim kurumlarında geçen süreçtir. Dolayısıyla modernizmin telkinlerine en açık kitle aslında eğitimli kitledir. Daha fazla kazanmak, tükettiği kadar var olmak, haz odaklı yaşamak bu kültürün temel değerleridir. Tüketim kültürü kendi müritlerini zorunlu eğitim adıyla erken yaşlarda programlara dahil eder, üstelik ergenlik dönemini de hiç bitmeyen sorunlu bir süreç olarak algılatır. Zaten eğitim süresinin uzaması sonucu hayata bir türlü atılamayan, evliliği ve sorumluluğu öteleyen, aslında popüler kültürün istediği şekilde bir türlü olgunlaşamayan, bireyi, tüketim, cinsellik ve idealsizlik üçgeninde yaşayan birine dönüştürür.
Ele alınması gereken bir konu da özgürlük söylemidir. Aile özelinde bireylerin sıklıkla “özgürlük” üzerine vurgu yapmaları, bireysel ve bağımsız yaşamı daha da körüklemektedir. Özgürlük, hiç şüphesiz gerek toplumdaki gerek ailedeki tüm fertlerin hakkıdır. Bu bağlamda tüm fertlerin talep etmesi ve savunması gereken bir kavramdır. Ancak özgürlüğün özelde aile ahlakı ve değerlerine rağmen sorumsuzca bir davranışın zemini olarak savunulması, doğrusu ailede de bir savrulmayı beraberinde getirmektedir. Aile içerisinde sıklıkla duyduğumuz, “sen bana karışamazsın “ben özgürüm” türünden sözler, bu durumu net bir şekilde ifade etmektedir. Hemen belirtilmelidir ki, özgürlük sorumlulukla beraber vardır.
Sorumluluğun parantez içerisine alınarak özgürlük vurgusunun öne çıkarılması, ailede kopma ve parçalanma süreçlerini hızlandırmaktadır.
Modernleşme sürecinde aile içi rollerin dönüşüme uğraması, çok farklı tezahürleriyle kendisini göstermektedir. Hayatın dünyevileşmesi dolayısıyla maddi ögeler çerçevesinde ağırlıklı olarak tanımlanması aileyi de kimi zaman bir ticari ortaklığa dönüştürebilmektedir. Hayat şartlarının da tetiklemesiyle bu durum, bir zihniyet dönüşümünü de beraberinde getirmektedir. Evler artık sabahleyin iş için bırakılan, akşam dinlenmek için dönülen bir mekân olma hüviyetine bürünmüştür. Bu mekânda yenir, içilir, tv izlenir ama herkes kendi hayatını yaşar. Dolayısıyla ev artık bir yuva, bir tahasüngâh, bir mektep olmanın ötesinde sadece bir mekân anlamındadır. Nitekim büyükşehirlerde bu tür mekanlar olarak evler tasarlanmakta ve satışa sunulmaktadır.
“Ayakları üzerinde durma”
Bu ifade, hayatın birçok alanlarında özellikle kadınların gelire sahip olması bağlamında daha çok işitilen modda bir söylem haline gelmiştir. Özellikle bir dönem erkek tahakkümüne maruz kalmış annelerin, kızlarını yetiştirirken verdikleri en önemli nasihat durumuna geçmiş bir söylemdir. İnsanın, muhtaç durumda yaşaması tabi ki tasvip edilen bir durum değildir. Dolayısıyla hayatını idame ettirmek için çalışmak, insan için bir gerekliliktir. Biz buna da “ayakları üzerinde durmak” diyoruz.
Fakat aile açısından bu söylemin bir problem haline getirildiği nokta vardır ki bu da eşlerin birbirlerine karşı bir tezat konsepti içerisinde konumlandırılmasına sebep olmasıdır. Bu durum; eşleri birbirlerini rakip gibi görmekte, her ikisinin kazandığı konum ve geliri, diğeri için bir tehdit unsuruna çevirmektedir. Neticede de eşler arasında “ben ayaklarımın üzerinde duruyorum; sana ihtiyacım yok” türünden ifadeler, evliliğin ve ailenin hedef, yönelim ve amaçlarıyla uyuşmamaktadır. Bugün “kocanın eline bakmasın”, “ben kazanıyorum, istediğim gibi harcarım”, “seni dinlemek zorunda değilim” türünden ifadeler, ailenin içerisinde daha çok duyulmaktadır. Bir ailede bu tür sözler (bu sözlerin eşlerden kadın ya da erkek tarafından söylenmesi hiç farketmez) söylenmeye başlamışsa, orada aile salt dünyevi yönelimler etrafında şekillenme ve parçalanma sürecine girmiş demektir
Hasılı; Sömürü düzeni üzerine inşa edilen bu yeni dünya düzeni, bir taraftan özgürlük, eşitlik, sevgi, ahlak gibi değerleri sunarken, diğer taraftan insanın imtihan için sınır konmamış şehvet gadap ve akıl kuvvelerinin ayarını bozmuş, insanı ifrat ve tefritlere atarak zayıflatmış ve tüketimin bir kölesi haline getirmiştir. Bu sömürü sisteminin baş düşmanı aile ve özellikle kadın ve çocuklar olmuştur. Hatta sadece kadın ve çocuk değil evin reisi baba yani “erkekler de” bu sistemin köleleştirdiklerindendir. Aile içerisinde babanın rolü de ciddi örselenmiş, baba sadece eve ekmek getiren bir kişiye dönüştürülmüş. Oysa aile bir saçan yak gibi olmalıdır. Bir taraf eksik veya zayıf olursa bu bütün aile üyelerine sirayet eden problemleri ortaya çıkarır. Yani kadın da erkek de çocuk da yerel dünyanın sorun alanlarından çıkarılıp çoktan büyük aktörlerin Said Nursi’nin ifadesiyle, “zındıka komitelerinin” projelerinin merkezine yerleşmiştir. Bunun için önce kadınlar yuvalarından çıkarılarak açık saçıklıkla ucuz bir meta haline getirilmiştir. Adeta bir domino taşını oynatmakla neredeyse bütün toplumun düzeni altüst edilmiştir.
[1] Kemal Sayar, “Psikiyatri ve Kutsal”, Defter Dergisi, 1999, sayı: 12, s. 141-164.
[2] Mustafa Aydın, “Gençliğin Değer Algısı: Konya Örneği”, Değerler Eğitimi Dergisi, Cilt: 1, Sayı, 3, 2003, s. 121-144
[3] Jean Twenge, Ben Nesli, s. 146 .
[4] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Ocak 2021, s.294








