Kapak Aile Röportaj

Ahlaklı nesiller ailede yetişir

Son zamanda kötü hadiselerle gündeme gelen öğretmenlerimizin durumu, hepimizi derinden üzdü. Öğretmenlik gibi değerli bir konum nasıl olur da böyle zarar görebiliyor, anlamakta zorlanıyoruz. Bunda birçok sebep var elbette. Eğitim sisteminin yetersizliği, aile terbiyesinin verilmemesi bunların başında geliyor. Eğitimi ve öğretmenlerin durumunu İlahiyatçı Yazar İslâm Yaşar ile konuştuk. İstifadeniz bol olsun.

İslâm YAŞAR

“Kutsal meslek öğretmenlik, ne yazık ki yaşanan kötü hadiselerle gündemden düşmüyor. Öğretmenliği hakiki değerine ulaştırmak için neler yapılabilir?”

Söze ‘maalesef’ diyerek menfi bir kelime ile başlamak istemezdim ama öğretmenlik mesleği maalesef hızla değer kaybediyor. Bu gidişle daha da kaybedeceğe benziyor. Bunun müsebbibi yalnız öğretmenler değil, hükümetler ve eğitim sistemleridir. Zîra başında ‘millî’ sıfatı olsa da pek millî değer taşımayan eğitim sistemi öğretmeni rejimin muhafızı ve bazı devlet adamlarının meddahı olarak kullanıyor.

Yanlışlık daha kelime ile başlıyor. Çünkü ‘öğretmen’ kelimesi ‘muallim ve hoca’ kelimelerinin yerine kullanılan ve o muteber kelimeleri unutturmak için uydurulan -ek cihetiyle- hatalı bir kelime. Telaffuz itibariyle de vurgu son heceye verildiği takdirde ‘öğretmeyin’ manası taşıyor. Kelime neredeyse bir asırdır resmî talimatla kullanıldığı halde anaokulu, ilkokul çocuklarının dışında hemen herkes onun yerine severek ve isteyerek ‘hoca’ sıfatını kullanıyor.

Muallim, öğreten talim eden ve ettiren kişi demektir. Hoca ise muallim kelimesinin manasının yanı sıra imam sıfatını da muhtevidir. Bu iki kelime de muteberdi. Şairler, yazarlar ve işleri, sanatları ile cemiyette itibar gören insanlar isimlerinin başına onları itibar sıfatı olarak koyarlardı. (Muallim Naci, Muallim Cevdet. Hoca Sabri, Hoca Nasreddin gibi.)

Bediüzzaman Hazretleri de kendisini intisap etmek isteyen Yüzbaşı Hulusi Bey’e ‘Ben şeyh değil, hocayım’ diyerek mukabele etmişti. Annenin insan üzerindeki tesirini anlatırken de “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir’ (Lem’alar s: 462) diyerek anneyi, üstad ile birlikte muallim sıfatı ile de tavsif etmişti. Ne yapılabilir?

Çare her meselede olduğu gibi bu hususta da asla dönmektir. Yani eğitimin temelini teşkil eden öğretmenleri ‘muallim’ manasını yaşayacak ve ‘hoca’ hatta ‘üstad’ sıfatını taşıyacak şekilde yetiştirmek, fiilen ve resmen o sıfatlarla taltif etmek, onu muhafızlık ve meddahlıktan ziyade ilimle, bilgiyle, sanatla, faziletle, insanî hasletlerle ve İslâmî meziyetlerle mücehhez hale getirmektir.

“Ben bugün dindar muallimlere, eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum.”

Böyle derdi dindar öğretmenlere çok değer veren ve ziyarete gelenleri geri çevirmeyen Bediüzzaman Hazretleri. Zira Süfyan zihniyeti ‘Çok muallimleri kendine taraftar ediyor ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışıyor.’ (Şualar s: 913) Dinî, millî, manevî, tarihî bağlarından koparılmak istenen gençleri o ifsat çukurundan ancak dindar öğretmenler çıkarabilirler. Mehmed Akif de “Muallimim diyen olmak gerektir imanlı” diyerek Bediüzzaman’ı teyit ediyor.

Öğretmen kelimesinde, öğretmenlik mesleğinde ve öğretmenlerin ekseriyetinde, sizin onlara atfettiğiniz ‘kudsî’ sıfatı yok. Şayet öğretmenler, muallim evsafı taşıyacak şekilde yetiştirilirler ve hoca sıfatı ile tahkim ve taltif edilirlerse, bir süre sonra ‘kudsî’ sıfatını alırlar ve cemiyet nezdindeki itibarlarını tekrar kazanırlar.

“Muâllim-i Ekber, Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) insanlara maddî, manevî her konuda rehber olmuştur. Bu hususta da Ondan (asm) alacağımız çok ders var değil mi?”

Elbette. Zaten benim az önce ‘aslına dönmek’ tabirinden kastım tam bu idi. Muallimliğin, hocalığın aslı peygamberlerdir. (aleyhimüsselam) Her peygamber, bir muallim hassasiyetiyle, kendisine inzal edilen vahyî suhuf veya kitaplar vasıtasıyla, irşadla tavzif edildiği cemiyeti eğitmeye çalışmıştır.

Peygamber Efendimiz (asm) ins ve cin peygamberi olması hasebiyle hitapta, irşada, eğitimde ve sair hususlarda muhatabı bütün beşeriyettir. Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerinin, sûrelerinin inzali ile mütenasip bir şekilde umumî muallimlik vazifesini ifa etmiş ve yalnız yaşadığı zamana değil, kıyamete kadar bütün insanlara maddî, manevî rehber olmuştur.

O zamanın mektebi, medresesi, üniversitesi mahiyeti taşıyan Suffa’daki muallimliği, bu hususta mükemmel bir hüsn-ü misâlidir. O’nu (sav) gören bazı insanlar ‘Bu yüzde yalan yoktur’ diyerek imana gelmiş, O’ndan (asm) bir iki sefer ders alanlar milletleri irşada gitmiş, ordulara komutanlık etmiş ve başarılı olmuştur. Peygamber Efendimizin (sav) muallimliği sayesinde cehalet asrı Asr-ı Saadet haline getirmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risâlesi’nde peygamber efendimizi (asm) anlatırken kast-ı mahsulse ‘muallim-i ekber, bütün âleme muallim, mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah, muallim-i ahlâk-ı âliye’ sıfatları ile tavsif etmesi manidardır.

Münacât adlı eserinde, her bahis başında ‘Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâmın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım’ diyerek Kur’ân dersini, maneviyat âleminde Peygamber Efendimizden (asm) aldığını ifade eden Bediüzzaman Hazretlerinin teşhisi ile Abdulkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, Mevlânâ Celâleddin gibi büyük zatlar da maneviyat âleminde oldan ders alarak beşeriyeti tenvir ettiklerine göre O’nun (asm) derslerine ne kadar muhtaç olduğumuz âşikârdır. Zaten Peygamber Efendimiz de (asm) insanların kıyamete kadar kendi derslerine muhtaç olduklarını bildiği için Hadis-i Şerifleri ve Sünnet-i Seniyyeleri ile ders vermeye devam ediyor.

Tabi alabilene!

“Eğitici denince akla sadece öğretmenler geliyor. Halbuki aile büyükleri çocukları eğiterek geleceğe hazırlıyor. Aynı anda farklı roller üslenip iyi bir eğitici olmak kolay olmuyor. Siz bu konuda ailelere neler tavsiye edersiniz?”

Büyük insanlar ekseriyetle mekteplerde, medreselerde, üniversitelerde değil ailelerde yetişir. Eğitim müesseseleri sadece ailelerde alınan eğitimi tezyin eder ve inkişafına zemin hazırlar. Bunun en bariz misâli ‘Ben şefkat dersimi annemden, nizam ve intizam dersimi babamdan aldım’ diyen Bediüzzaman Said Nursî’dir.

“İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir’ diyen Üstad Hazretleri annesinden aldığı telkinatı ve manevî dersleri fıtratına ve maddî vücuduna ekilmiş çekirdeklere benzetir ve seksen yaşında gördüğü büyük hakikatlere çekirdek-i esasiye olduğunu söyler.” (Lem’alar s:462) Mevlanâ, yıllarca süren göç yollarında ailesi tarafından yetiştirilmişti. Yahya Kemal’in ruhuna İslâmî sanat hassasiyetini küçük yaşlarda onu Üsküp sokaklarında gezdiren annesi ve babaannesi nakşetmişti. Sabi denecek yaşta iken annesi ve babası ölen Adnan Menderes’i babaannesi yetiştirmişti.

Yalnız onlar değil dünyada bugün yaptığı çalışmalar, verdiği eserlerle varlığından söz edilen bütün büyük insanlar aile mektebinde yetişmişti. O ailelerin anne, baba, dede, nine, dayı, amca, hala, teyze gibi aile büyükleri veya mahallin muhtarı, azası, komşusu, eşrafı, esnafı aynı anda farklı roller üslenip iyi eğitimciler olmuşlardı.

Bugün aileler, başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere değer verdikleri, ilgi duydukları büyük insanların çocukluk yıllarını ve yetişme şartlarını öğrenseler, aile hayatlarına aşina olup onları örnek alsalar ve onlardaki ‘muallimlik, hocalık, üstadlık’ vasıflarını yaşamaya çalışsalar vazifelerini yapmış, nesillerini kurtarmış, varlıklarının gayesini yerine getirmiş olurlar.

“Çocuk eğitimini tamamen okula bırakmak yeterli değil. Eğitimin aileye düşen paylarından bahsedebilir misiniz?”

Haklısınız. Çocuğun eğitimini okula bırakmak yeterli değil hatalı, hatta zararlı. Çünkü okullarda verilen eğitim fıtrî değil zecrî. Eğitim sistemi hür fikirli, mütedeyyin, müteşebbis insan yetiştirmek üzere değil, Kemalist kalıplar içinde devlete dolgu malzemesi sağlamak maksadıyla hazırlanmış resmî ve katı kurallardan ibadettir.

Ana okulundan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde İnkılap Tarihi derslerinin okutulması, bütün ders kitaplarına M. Kemal’in boy boy, çeşit çeşit resimlerinin konması, sınıflara resimlerinin asılması, istisnasız bütün okul koridorlarına büstlerinin konması, bahçelerine heykellerinin dikilmesi bu zaafın en bariz örneğidir.

Bu itibarla aileler çocuklarını okullara gönderilmeli ama oralarda verilen eğitimi asla yeterli görmemeli, öğretilen bilgileri dikkatle takip ve tashih edilmeli. Bunun için de aile fiilî bir hayat mektebi haline getirilmeli, ailenin her ferdi kendi çapında muallim mesuliyeti ile hareket etmeli, çocuklarla hoca ve üstad mahareti mucibince muhatap olmalı. Bunu yapabilmek için de aile müessesini iyi tanımalı.

“İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır.” Bediüzzaman Said Nursî böyle tarif eder aileyi. Müslümanın ailesi muhkem bir kale, sağlam bir sığınak, güvenli bir liman özelliği taşırdı eskiden. Her hâl u kârda kendi içinde cennet hususiyetli küçük bir dünya teşekkül ettirirdi. Nesillerini orada yetiştirerek hayatiyetini devam ettir ve her meselede olduğu gibi aile hususunda da beşeriyete örnek olurdu. Âlem-i İslâmda asırlar boyu aile hayatı ekseriyet itibariyle bu ahvâl içinde yaşanmıştı.

Üstad Hazretleri, mezkûr tarifin ardından ‘Bu da mı bozulmaya başlamış?” diyerek âdetâ feryat ediyor. Sebebini aradığı zaman da “İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahate sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş” (Lem’alar s: 464) sözleri ile ifade ettiği ifsat şebekesi çıkıyor karşısına.

Cemiyette bozulmaya sebep olan en müessir his, eğlence hevesidir. O menhus komite bu beşerî zaafı kullandı. Bilhassa radyoların, sinemaların, televizyonların, internet kanallarının, sanal yayınların aile içine girmesiyle birlikte, mahremiyeti ihlâl eden yabancı sesler, görüntüler, edepsiz hâller, hareketler de girdi. ‘Nefsi zehirli başı sarhoş şahısların’ tahriki ile cazibedar, şaşaalı eğlence vasıtaları sefihane, sarhoşane gayri meşru sayılınca dalâletin, sefahatin, rezaletin yayılması hızlandı.

Ailenin temeli de kadındır. Kadının aile içindeki yerini ve vazifesini ‘aile hayatında müdür-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malını, evlâdını ve her şeyini muhafaza memuru’ sözleri ile tarif eden Bediüzzaman, ailede bozulmaya sebep olan zaaf hâllerini şöyle nazara vermişti:

“Câzibedar, sefihâne, sarhoşâne ve şâşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakiki vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar.”

Hanımların ‘mesture’ vasfını ahlâkî haslet ve şeair-i İslamiyeye riayet hassasiyeti olarak gören Bediüzzaman, çocukların idrak edemedikleri, serserilerin düşünmedikleri, büyük makamlarda bulunan insanların cemiyetin yapısını bozmak için kast-ı mahsusla katıldıkları eğlencelere, aile mahremiyetini temsil eden mesture hanımların da iştirak etmesini, aileyi tehdit eden tehlikenin büyüklüğünün tezahürü olarak görmüş ve onları “Daire-i meşruâdaki keyfe iktifa ve kanaat ediniz. Sizin hânenizdeki mâsum evlatlarınızla mâsumâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir” diyerek ikaz etmek istemişti.

Aile bir hayat mektebi olduğuna ve mektep kitapsız olmayacağına göre, hanımlar mezkûr hassasiyetleri gösterirken; tesis ettikleri mektebin, geçimini helâl yollardan sağlaması, nizamını, intizamını koruması gereken beyler de bunu ancak kitapla, yani Kur’ân-ı Kerim’le, onun tefsiri olan Risâle-i Nur’la ve sair dinî eserlerle yapabilirler.

Bediüzzaman Hazretleri de “Her bir adam eğer hânesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa, kendi hânesini küçük bir Medrese-i Nuriye’ye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise çok alakadar komşulardan üç-dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları hâneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde beş on dakika dahi olsa Risâle-i Nur’u okumak, dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakiki talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar olurlar” (Emirdağ lahikası s: 435) sözleri ile ailenin hayat mektebi olmasının yollarını göstermişti.

Bu itibarla ailenin, eğitimde az-çok pay sahibi olması değil, temeli teşkil etmesi gerektiği kanaatindeyim.

 

Röportajın devamını Nisan sayımızdan okuyabilirsiniz.

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*