Kapak

Çocuklara İslami Terbiye Nasıl Verilir?

Melike Nur Sağnak

İnsan, yaratılışı itibarıyla gelişen, değişen ve kemalini arayan bir varlıktır. Bu gelişimi anne rahminde başlayan, doğumla görünür hâle gelen ve hayatın sonuna kadar devam eden bir terbiye takip etmelidir. Çocukluk dönemi de bu terbiyenin en hassas ve en belirleyici safhasını oluşturur. Bu sebeple çocuğa verilecek İslami ve ahlâkî terbiyenin, onun yaşına, gelişim özelliklerine ve fıtratına uygun olması büyük önem taşımaktadır. Çocuk, dünyaya yalnız biyolojik bir varlık olarak değil; ruhu, kalbi, aklı, duyguları, merakı ve sonsuz istidatlarıyla gelir. İslâm, insanın yaratılışını en iyi bilen Rabbimizin gönderdiği bir hayat nizamı olduğu için, çocuk eğitiminde de fıtrata uygun bir yol göstermiştir. Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in (asm) uygulamaları ve Bediüzzaman Said Nursî’nin tespitleri bu konuda bizlere önemli ölçüler sunmaktadır.

İslami terbiye çocuğa yaşının üstünde soyut kavramlar yüklemek demek değil, onun yaş dönemine, fıtratına, mizacına ve istidadına uygun biçimde Allah’ı sevdirmek, imanı kalbine yerleştirmek ve ibadeti hayatın doğal bir parçası hâline getirmektir. Bunun yolu baskıdan değil, temsilî yaşantıdan; korkutmaktan değil, sevgi ve hürmetten; kuru bilgiden değil, şefkatli rehberlikten geçer.

Çocuklar fıtraten tertemiz ve İslâm fıtratı üzerine yaratılmışlardır. Peygamber Efendimiz (asm) bu hakikati şöyle ifade eder: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Daha sonra anne babası onu ya Hristiyan ya Yahudi ya da Mecûsî yapar.” Bu hadis, anne ve babanın çocuk üzerindeki tesirini açıkça göstermekte ve anne babaya hem büyük bir müjde hem de ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Çocuğun kalbi ilk hâliyle Rabbine yabancı değildir. Onun ruhunda Rabbini tanımaya, sevmeye, sığınmaya ve anlam bulmaya fıtrî bir ihtiyaç vardır. Çocuğu İslam’la tanıştırmak, ona dışarıdan yabancı bir yük bindirmek değil; içinde var olan hakikat meylini beslemek ve korumaktır. Ebeveynlerin vazifesi, Allah’ın tertemiz yarattığı fıtratın korunması, geliştirilmesi ve doğru istikamete yönlendirilmesine rehberlik etmektir. Yani sâfi bozulmamış fıtrata emanetçi olup bu temiz yaratılışı muhafaza etmektir.

Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri’nin annenin eğitimdeki yerine dair sözleri dikkat çekicidir: “Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir.” Kendi hayatından örnek vererek seksen yıllık ömründe aldığı en esaslı derslerin annesinden aldığı manevî telkinler olduğunu ifade eder. Hem de henüz daha bir yaşındayken… Bu tespit bize İslami terbiyenin çok erken yaşlarda başladığını göstermektedir. “Daha çok küçük, ne anlar ki?” düşüncesi çocuk eğitiminde büyük bir yanılgıdır. Çünkü çocuk, daha anne karnından itibaren çevresinden etkilenmeye başlar.

Bebeklik dönemi olarak kabul edilen 0-2 yaş arası, çocuğun en hızlı geliştiği dönemdir. Bu dönemde çocuk dünyayı güven, sevgi ve şefkat penceresinden tanır. Özellikle anne ile kurduğu güvenli bağ, onun hem psikolojik hem de manevî gelişiminin temelini oluşturur. Şefkat ve merhametle kurulan bu bağ, ilerleyen yaşlarda çocuğun Rabbini tanımasına da vesile olur. Çünkü çocuk zamanla gördüğü bütün şefkatlerin, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın isimlerinin bir tecellisi olduğunu anlayacaktır.

Peygamber Efendimiz’in çocuklara ve annelere yaklaşımı bu konuda önemli bir örnektir. Bir çocuğun ağladığını duyduğunda annesine zorluk vermemek için namazını kısa tutması, İslâm’ın şefkat merkezli eğitim anlayışını göstermektedir. Bu yaş grubunda ceza ve korkutma merkezli bir eğitim uygun değildir. Çünkü çocuk gördüklerini ve hissettiklerini zihninde biriktirir. Eğer İslâm sevgi dili ile tanıtılırsa, çocuk zihninde din ile olumlu duygular arasında bağ kurabilir. Bu bağlar çoğu zaman açık bilgi gibi görünmez; fakat yıllar sonra insanın karakterinde, iman algısında ve hayata bakışında çekirdekler hâlinde ortaya çıkar. Bu nedenle 0-3 yaş arasında anlatmaktan çok yaşamak, sevdirmek ve örnek olmak esastır.

İlk çocukluk dönemi olan 3-6 yaş arasında çocuk merak etmeye, sorgulamaya ve çevresini keşfetmeye başlar. Uzmanların da ifade ettiği gibi dört yaş, dine olan ilginin altın çağıdır. “Ben nereden geldim?”, “Beni kim yarattı?” gibi sorular aslında çocuğun fıtri hakikat arayışıdır. Bu dönemde çocuğun yaratıcıyı tanıma ihtiyacı karşılanmalı, Allah sevgisi kalbine yerleştirilmelidir. İslami terbiyenin ilk adımı Allah’ı tanımak ve sevmektir.

Aile olarak bu dönemde yapacağımız en önemli şey, çocukla birlikte kâinatı seyretmek ve onun tefekkürüne eşlik etmektir. Gökyüzünü, çiçekleri, hayvanları, yağmuru ve güneşi göstererek bunların Allah’ın sanatı olduğunu anlatmak, çocukta iman tohumlarının yeşermesine vesile olacaktır. Soruları karşısında telaşa kapılmadan, samimiyetle cevap vermek gerekir. Çocuklar her şeyi aklen kavramasalar bile kalben ve ruhen hissedebilirler.

Bu dönemde çocuklar keşfetmek, öğrenmek isterken sınır denemeleri yapar, bunlar biz büyüklere yaramazlık olarak görünür. Çocukların birçok davranışı kötü niyetten değil, bu meraktan ve öğrenme isteğinden kaynaklanır. Bu sebeple onları anlamaya çalışmak, şefkatle doğruya yönlendirmek daha etkili bir eğitim yoludur. Peygamber Efendimiz’in eğitim metodu da bizlere rehberlik eder. Hurma ağaçlarını taşlayan küçük Râfi’ye kızmak yerine önce niyetini sormuş, sonra şefkatle doğru yolu göstermiştir. Burada dikkat çeken nokta, davranışın arkasındaki niyetin araştırılmasıdır.

İkinci çocukluk dönemi olan 7-11 yaş arasında ise çocuk artık davranışlarını yönetmeye başlamaktadır. Vicdan gelişimi, değerler ve tutumlar daha belirgin hale gelir. Peygamber Efendimiz’in “Çocuklarınıza yedi yaşında namazı öğretiniz.” buyurması da bu gelişim dönemine işaret etmektedir. Bu yaşlarda artık sadece sevdirme değil, alışkanlık kazandırma da önem kazanır. Ancak bu alışkanlıklar baskıyla değil, sabır ve kararlılıkla verilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri, küçüklükte alınan iman derslerinin önemini özellikle vurgular. Ona göre çocuk, küçük yaşta kuvvetli bir iman eğitimi almazsa ilerleyen yıllarda İslâmiyet’in esaslarını ruhuna yerleştirmesi çok daha zor olacaktır. Bu nedenle aile, çocuğun imanını besleyecek bir ortam hazırlamalıdır. Evler sadece yemek yenilen ve uyunulan mekânlar değil, aynı zamanda birer eğitim yuvası olmalıdır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle her ev küçük bir Medrese-i Nuriye haline gelebilmelidir.

Ergenlik dönemi ise farklı bir hassasiyet gerektirir. Bu dönem, kimlik arayışının yoğunlaştığı, hislerin akıldan daha baskın olduğu bir dönemdir. Genç artık çocuk değildir; sorgular, araştırır ve anlam arar. İslami terbiyenin dili hürmet, meşveret, sağlam delil, kimlik inşası, samimi iletişim ve kalbi kazanma şekline dönmelidir. Kur’ân’da Lokman Aleyhisselâm’ın oğluna yaptığı nasihat bu konuda önemli bir örnektir: “Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” Burada dikkat çeken husus, Hz. Lokman’ın 40 yaşındaki oğluna şefkat diliyle hitap etmesidir. Yaşı kaç olursa olsun evlat, anne babanın şefkatli rehberliğine ihtiyaç duyar.

Ergenlik döneminde gençle iletişim koparılmamalıdır. Onun fikirleri dinlenmeli, meşveret ve istişareye değer verilmelidir. Genç, ailesi tarafından kabul gördüğünü hissettiğinde yanlış yerlerde kimlik arayışına çıkma ihtimali azalır. Aile, onun sığınabileceği güvenli bir liman olmalıdır. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi aile hayatı, insan için bir melce, bir tahassungâh yani güvenli bir sığınaktır. Bu sığınağın temeli ise samimî hürmet, hakikî şefkat ve fedakârane merhamettir.

Sonuç olarak yaşa uygun İslami terbiye; her dönemde çocuğun gelişim özelliklerini, yaşını, mizacını ve idrak seviyesini dikkate alarak sevgi, şefkat, merhamet ve hikmetle hareket etmeyi gerektirir. Bebeklikte güven ve sevgi, çocuklukta Allah’ı tanıma ve sevdirme, okul çağında alışkanlık kazandırma, gençlikte ise anlam arayışına rehberlik etme ön plana çıkmaktadır. Kur’ân’ın rehberliği, Peygamber Efendimiz’in şefkat dolu örnekliği ve Bediüzzaman Hazretleri’nin eğitim anlayışı bize göstermektedir ki, çocuk eğitiminde asıl olan korkutmak değil sevdirmek, zorlamak değil rehberlik etmektir. Çünkü hakiki İslâm yaşandığında, bozulmamış fıtratlar onu zaten tanıyacak ve sevecektir. Bizlere düşen vazife ise emanete bihakkın sahip çıkmak, hakikati güzel temsil etmek ve neticeyi Allah’ın hidayetine bırakmaktır.

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*