İlham

Ah anacığım!

Oldukça zengin sayılırdı. Anlaşabileceği bir eşi, çocukları, evi, arabası, yazlığı, bir insanın özenip erişmek için çabaladığı her şeyi vardı. Sıhhati yerinde, çoluğu çocuğu sağlıklı, başarılı ve mutluydu.

Bütün bu tamlıklar içinde bir şeyin eksikliğini duyardı ki, bu da anne özlemiydi. Kendi kendine yetebilir, kocaman bir insan olduğu halde, bazen bir yavru olmak, anacığının o güvenli kollarında, dünyanın bütün gam ve kederini unutmak, huzur ve güven içinde uyumak, uyandığında yine anacığına sarılmak…

Bu eksikliği devamlı hissetmesinin sebebi, anacığını daha dört yaşında iken kaybetmesiydi. Gerçi anneannesi ona annesinin eksikliğini hissettirmemek için elinden geleni yapmıştı ama yine de eksik kalıyordu. Anasına en son sarılışlarını hatırladıkça, içindeki eziklik ve eksiklik daha da artıyordu.

Bir yerde oynarken düşen arkadaşlarına annesi yetişip, incinen yerini sıvazlayıp, “Neresi acımış benim yavrucuğumun, bak okşadım, şimdi geçer.” dediği zaman ve kendi düştüklerini hatırladığında, hiç bir zaman onun acıyan yerine merhem olacak bir anası olmadığını düşündüğünde daha da bir içi acıyordu.

Başarılarını tebrik eden pek çok büyüğü olmasına rağmen, o yine de annesinin takdirini, onun nasıl iftihar edeceğini düşünüyordu acı acı. Babası bu boşluğu asla kapatamıyordu. Anasının da yerine iki kere sarılsa bile, yüreğindeki boşluk kapanmıyordu.

Annesinin elini tutup bir yandan zıplayarak, okula, bayrama, alışverişe giden çocukların kendi boş kalan ellerinden asla haberdar olmayacakları, yaptıkları bazı huysuzluklarla annelerini üzmelerinden anlaşılıyordu. Onlar annesizliği nerden bileceklerdi? Analarının kıymetini kim bilir ne zaman anlayacaklardı?

Babası evlendiğinde, o yine anneannesi ile birlikte kalmıştı. Babası sık sık ziyaretine geliyor, ona hediyeler getiriyordu ama bütün bunların yerine ona annesini getirebilmiş olsaydı-ki bu mümkün değildi- daha çok mutlu olurdu.

Bu gün tekrar annesini hasretle anmasına sebep, yavrulu bir kedinin şefkat ve merhamet şualarıyla süslediği canlı bir tablodan ileri geliyordu. Yavrular emmiş, doymanın ve annelerinin kucağında olmanın mutluluğuyla, ona sarılıp uykuya dalmışlardı. Dünya umurlarında değildi. Çünkü onların anneleri vardı. Her türlü tehlikeye karşı, bir kedi değil, bir arslan gücü ile onları savunabilecek bir karakterdeydi.

Uzun zaman içi titreyerek onları seyretti. Annelerinin onları yalaması, sevgi mırıltıları çıkarması, bazen eli ile göğsüne çekip bastırması, hayvanlarda bile anneliğin muhteşem bir göstergesiydi. Böyle bir tabloyu ömür boyu seyredebilirdi.

Oradan ayrılıp giderken bir çocuk parkına rastladı ki, bir bankta oturup, ana ve çocuk tablolarını seyretmek istedi. Küçük çocuklar sebepli sebepsiz “Anneeee” diye seslenmekteydiler. Anaları da hemen “Ne oldu yavrucuğum.” diye imdatlarına koşuyordu. Ortalık, “Anneee Anneeee” sesleri ile inliyordu.”Bu günlük bu kadar yeter. Gitmeliyim. Beni bekleyen işler var.” diyerek, mahzun uzaklaştı oradan.

Bu tür duygularını hep kendi kendine yaşıyordu. Kimseye bir şey hissettirmemeye çalışıyordu. Hele büyük bir insan olduktan sonra, “Hâlâ mı ana!” diyenler çıkabiliyordu ve duygularını kınayabiliyorlardı.

Onun için bu tür duygular ve ana özlemi güzeldi. Ananın yerini hiç bir kimse tutamazdı. Rabbinin sevgisi ki, bütün sevgilerin kaynağı oydu. Ahirette onu yine anası ile buluşturacak, o eksik kalan sevgi de tamamlanmış olacaktı. Ellerini açıp, bir Fatiha okudu. Anasının bu duadan haberdar olduğu sevinci ile rahatladı.

Anneannesi ona bütün duaları, ibadetleri öğretmişti. “Anacığına sıhhatle kavuşmak istiyorsan, Rabbini razı etmeli, ibadetlerini aksatmamalısın. İyilik yapmalı, sadakalar vermelisin.” demişti. Bu yüzden ta çocukluğundan itibaren istikamet üzere yaşamaya çalışıyordu. Ancak böyle rahatlıyor, anne özlemini giderebiliyordu. Yine de arada bir “Ah anacığım!” diye iç çekmekten kendini alamıyordu.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*