Düşünceler

BU NEYİN ÇABASI?

Habil ve Kabil’den bu yana zihnimizde irsiyet kalan o ateşin külü ve dumanı.Günümüzün bencil ve hodgâm insanına öyle elzem ki; şefkat, merhamet, acıma hisleri… Aslımızda var olan, gitgide körelip yok olmasına duyarsız kaldığımız. Ne yazık ki bu hakikatlerin her biri farklı egolara kurban verilerek çoktan yüreğimizi terk ettiler.

Bencil insan ister ki; tüm dünya kendisinin etrafında dönsün. Her türlü imkânla bunu sağlamaya kalkışır. Elinde maddi güç var ise bunu maddeyle yapmaya, şayet yoksa çalıp çırpmaya. Haksız bir surette ele geçirmeye uğraşır.  Hayatımızın her alanında, ister kendi halimize olalım, ister kalabalıklar arasında. Sosyal hayatta, sanal hayatta. Kurallarımız, kalıplarımız, sınırlarımız, ahlakımız, vicdanımız… En dar daireden başlayıp en uzaklara kadar… Gözümüzün gördüğü, elimizin ulaştığı, sıkça muhatap olduğumuz, olmadığımız. Gücü yettiğine…

Fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumi bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalaletin içimizde çoğalmasıyla hem kendine, hem kendi cinsine. Hem hayvanata, hem nebata… Güya gücünü, kuvvetini, hırsını sergilediği. Hodgâmlığın açtığı yara; hepimizde bir hâkimiyet çabası. Eş ise eşine, ebeveyn ise evlatlarına, kardeş ise kardeşe, büyük ise küçüğüne…

Sinirlenmek, kızıp-öfkelenmek. Bunlar fıtratta olan şeyler. İnsanın menfi bir duruma tepkisiz kalması ya da hakkına girildiği zaman kendini müdafaa etmemesi diye bir şey olamaz. Savunma birey de olsak, millet de olsak kendimizi muhafaza iken, şiddet karşıdakinin her türlü hakkına tecavüz anlamına geliyor. Ta ki hepimizin midesini bulandırıp, içimizi yakan dünya yüzünde yaşanan savaşların kimisi savunma amaçlıyken, çoğu katliam ve vahşetten başka değildir.

Halimize-tavrımıza bir göz gezdirelim. Yana yakıla sözünü ettiğimiz şiddeti etrafımıza sergileyenlerden miyiz? Kendimizden maddî olarak, makam olarak geride olanı bakışlarımızla yiyoruz. Öte yandan kadını birer meta olarak görenlerden, ta Cahiliye zihniyetiyle hayatını sürdürenlere kadar… İçler acısı hali ortada nisa taifesinin. Zamanlar değişse de insanlar aynı.  Karşımızdaki çocuk ise kınıyoruz, saymıyoruz yahut da haddinden fazla yük bindiriyoruz omuzlarına. Her an elimizdeki ekranda bize sunulan dayatmalar, ifşalar, özendirmeler… Sizce bunlar da şiddetin birer türevi değil mi? Dünyaya geliş gayesini çoktan unutmuş, fıtratındaki ulvî seciyeleri yolunu şaşırmış. İstidatları arzuların peşinde koşmaktan sarhoşa dönmüş. Hırsını, zalimliğini gücü yettiğine sergilemiş.

Kapıyı çarpmaktan tutalım da bağırıp çağırmaya…Fiziksel, duygusal, psikolojik… Kalp kırmak, gönül yıkmak, iyi niyeti suiistimal etmek, karşısındakini küçümsemek/ hor görmek, yaptığı görevi baştan savmak/hiç yapmamak ya da kötüye kullanmak, halim-selim oluşundan yararlanarak işi hep başkasının üstüne yıkmak… Dozu arttıkça vahimleşen, istediği uğruna gözü dönen, onu elde edemediğinde/arzusuna ulaşamadığında cana/canlıya, etrafına zarar vermeyi mübâh gören… Her türlüsünün özünde imansızlık var. Allah korkusundan yoksun, hesabını vereceği işlerden gafil, acımasız, merhametsiz… Ne olursa olsun bencilliğin, hâkimiyet çabasının, israfın, haram lezzetlerin peşinde koşmanın, benmerkezciliğin, egoistliğin içi-dışı şiddet ve nihayeti hüsrân.

Dünyanın şefkate ihtiyacı var,Müslümanların kendini sorgulamaya. Bakışlarımızı toprağa çevirip;bencilliği bırakmaya, tevazu ile yaşamaya ihtiyacımız var, hem de çok!

“Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir.İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi imân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.”1

Dipnot: 1) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2019, s. 919)

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*