Misafir ve ev sahibi

Ağrılı bir güne uyanmıştım yine. Güneşi görmeyi arzulamak yerine, birer ok misali perdeyi delip geçen aydınlıktan kaçma gayretindeydim.Böylesi daha âsândı. Duvardaki saatin yelkovan ve akrebine demir gülleler bağlanmışçasına inatlaşıyordu. Ne gündüz, ne gece. Hepsi câmid, hepsi soğuk, hepsi donuk gibiydi. Nihayetinde her biri zulmetti. Acizliğimi bir kez daha iliklerime kadar hissetmiştim.

Bu günümü, hayal ile uzun uzadıya çekiştirip mazi ve müstakbeli harmanlayarak, tonlarca yükün altına yüreğimi bırakmak iştigalimi işkâl ederdi anca. Yüreğimdeki mahşeri azat edebilmem için yaşadığım ıstırap perdesi arkasında sabır hazinesini bir an evvel bulabilmeliydim. Şekvaya kalkışmadan,evvela mevcut olana şükredebilmem elzemdi.

Özünde şikâyet etmek, sızlanmak, nazlanmak… Yok olmuyordu. Aksine esir oluşuma bakıp, yenilgime haince sırıtıyorlardı…  Zonklayan beynimin düşünceler fırtınasında nasıl da bitap düştüğünün resmindeydim. Tahammül için kendimce gafletle geçirdiğim ömür dakikalarımı  tetkike koyuldum. Taharri ettikçe baktım ki halim perişan! Aldanmaya çalışmaksa, kendimi kandırmak olurdu sırf. Faydasız.  Ama onları zihnimde taşımaktan ve adsız inatlarla kinlenip durmaktan da bitap düşmüştüm. Kendimle baş başa kaldığım şu zaman diliminde…

Her birini mülahaza edip, çıkardığım hükümlerle cümle nedametimi istiğfarla sunacaktım.  Ara sıra uykuya yenik düşüyordum. Kendime gelinceyse mahmur gözlerim kaldığı yerden sorgulayacak bir şeyleri muhakkak ki rasad edebiliyordu. O anda hatırlayabildiğim… En azından değil. Zira ağrıyla/sızıyla daha süratli hicret edebiliyor insan. Evlası sıhhatin kıymetini… Zorluklara tahammül edebilmenin, dilini duaya alıştırmanın ve kalbimi barındırdığı tüm düşmanlıklardan, kin ve nefretten arındırabilmenin adıydı o. Ve de sadece kendime ettiğim bir haksızlık değil, bana yıllarca yük oldukları yeterdi reva gördüklerimin…

Hayatın yeknesak istirahat içinde geçmesinin aslında yokluğa yürümek olduğunu derk edebilmem, bu aldatmaz nâsihin sözlerine kulak vermem vacipti. Söyledikleri doğruydu. Sözleri hep sahih. Gerçi şikâyet ettikçe sıkıntılarım ziyadeleşip, hırsla tam bir muterize dönüyordum. Üstelik üstümdeki kara bulutlar öfkeyle kaşlarını çatmaya devamdalar. Herc ü merc bir bahaneyle ona çıkışsam; nerde olduğumu, bu dünyaya niçin gönderildiğimi ve asıl vazifelerimi bana bir bir ihtar etmekten bıkıp usanmıyordu. İtirazla karşısına dikilsem, hakkımı(?) arıyormuşçasına, hak iddiasında bulunmaya kalksam; hadsiz yaralı ve hastalıklı manevî varlığımı gösteriyordu.Ve dahası, öncesinde şükrünü eda etmediğim nice nimetleri hatırlatması, benim herzelerime bir bir iniyordu.

Karanlıklar içinde inlerken, dudaklarını kıpırdatmaya mecal bulamazken… Yüreğimin sesini duyanın varlığını bilip, iman ile ona iltica etmek. En gizli ahımı, en derin feryadımı daha dilime dökülmeden haberdar olandan başkası o değilken. Kimseye itiraf edemeyeceğim, diyemeyeceğim, dileyemeyeceğim… O’ndan medet istemek, hadsiz kusurumu bilip. Ömr-ü sâni için bu fani hayatı bâtınındaki bâtıldan ayıklamak. Yalansız, riyasız, sâfî. İşte o an; bu an olsa gerektir. Büyük, eşsiz bir fırsat. Şimdi duanın tam vakti. Bir çilehâne-i uzlet gibi. Şahitliğimse, aynadaki bulduğum kendim. Aslım. Özüm.  Ne siyah, ne kasvetli, ne de yabancı. Aksine tanıdık bir misafir ve ben ise muvakkat bir ev sahibi. Yedeğinde bana canperver bir sabah getirmişti.

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar.”1

Dipnot

  • Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 16

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir