İlham

Uzaklar ve yakınlar

O, yakınları hiç sevmezdi. Yakınlarda sanki bir tehlike vardı. Onun için hep uzaklara bakardı. Bir yoldaysa tâ yolun sonuna nazar eder, gözünün önünde olup bitenden nazarını çekerdi. Balkondan bakıyorsa, en uzak mahalleleri, çatıları, en uzakta uçan kuşları görmeye çalışırdı.

Gökyüzünün ötesinde ufuklardaydı gözleri. Uzaktaki bulutlar, şehirler, yerler, insanlar… Bilmese de ne ve kim olduklarını, ona emniyet veriyordu uzaklar. Yakında olanlardan hep zarar geliyordu. Hele insanlar! Kırıyordu, incitiyordu. Sonra da arkasına bakmadan gidiyorlardı. Sen kimsin, nesin, niye incindin? Hiç ehemmiyeti yoktu, onlar için. O yalnız bir adamdı, onlarsa bir imparatorluk. Evet, uzaktan, kenardan kenardan kaçıyordu herkesten.

Vapur gezisine çıktı bir gün. Yine bakmadı hiç, yakında olup geçenlere. Keyifle çayını yudumlayanlara, manzaralar hakkında yorumlar yapanlara, ağlayan, annesini çekiştiren çocuklara, turistlere… O uzakların adamıydı. Yakınlarda bilemediği bir tehlike vardı. O neydi? Bilmiyordu.

Gözü çok uzaktaki ufuklarda, ufukların da ötesindeydi.

Uzaklar ona huzur veriyordu. Yanında, yöresinde olan her şey, onu rahatsız ediyordu. Sanki o var saydığını düşündüğü tehlike, ne kadar uzaklara nazar edebilirse, o kadar geç gelecekti. O gelmemeliydi. Her neyse?

Eve sadece yatmaya geliyordu. Ev kapalı bir mekândı ve duvarların ötesi görülmüyordu. Kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu evde. Onu bekleyen tehlike evde ona çok daha yakındaymış gibi geliyor, bu yüzden de evde duramıyordu. Gezi dönüşü eve döndüğünde, tekrar içi sıkılmıştı işte.

Kendini yine dışarı attı. Yollar tenhaydı. Karanlık bastırmıştı. Karanlık da sevmediği ayrı bir afetti. Karanlıkta uzaklar seçilmiyordu. Yürümekten yorulunca, bir banka oturdu. Gözleri karanlıkta bir yavru kediye ilişti. Ona bakıyordu, göz kırpmadan. Sonra bir anda zıplayıp kucağına oturdu. Ürktü. Bu çok yakında bir şeydi. Ne olur, ne olmaz diye silkeleyip düşürmek istedi. Sanki yapışmıştı mübarek.

Göz göze bakışıp duruyorlardı. Onun saf ve aciz hali kalbinde bir merhamet uyandırmıştı. Bu hisle daha önce hiç tanışmamış gibiydi. Onu yavaşça sevmeye başladığını hissettiğinde, kedicik ona biraz daha yakınlaştı. Sevmek hissini de yeni tanıyor gibiydi. Ve hayatında hiç yapmadığı bir şeyi yapıp en yakınındaki bir şeyi kucağına aldı ve evine yollandı.

Kedi annesizdi. Gecenin soğuğunda çok üşümüştü. Ona yiyecek verdiği için uykusu da gelmişti.

Zıplayıp, oturduğu koltuğun üzerinde, ayaklarının dibinde uyumaya başladı. “Hay Allah ne yaptım ben. Ne yapacağım bunu? Bunun tuvalet ihtiyacı da vardır” diyerek, onu bulduğu yere geri götürmeyi düşündü bir an. Kıyamadı. Bu da yeni tattığı bir duygu idi. Ne vardı, kıyamayacak?

“Neyse o da üzerini örtüp yattı. Kedi hâlâ ayak ucundaydı ve sabaha kadar öylece uyudu. İlk defa bir şeyi sahipleniyordu. Bahçe katında oturduğu için sabah kapıyı açtığında, kedi tuvalet ihtiyacı için dışarı koştu. O da, “Buna bahçede bir yer yapsam fena olmayacak. Evde olur mu bu mahlûk?” diye kediye yer aramaya başladı. Bu arada duvarın üzerinden kediyi gören komşunun küçük kızı, “Onu bana verir misin? Ben bakayım. Çok sevdim onu.” diye bir teklif attı ortaya. “Annen kızmaz mı?” “Hayır” dedi küçük kız. Canına minnetti. Duvarın üzerinden uzatıp kediyi verdi. Kız sevinçle eve koştu.

Nihayet ne yapacağını bilemediği, bu yakın olmaya çalışan şeyden kurtulmuştu. Onu sevdiği elinde hâlâ ipeksi tüylerinin yumuşaklığını hissediyordu. Ne olursa olsun, ona göre değildi böyle yakınlıklar…”İyi oldu iyi… Ona bir yuva bulunması çok iyi oldu.” diye söylendi. İlk defa bir iyilik yapıyordu. Nedense bir huzur hissetti.

Üst kattaki kiracının bir bebeği vardı. Epeydir hasta idi. Ne olup bittiğini bilmiyordu.

İyileşiyor muydu acaba? Onlardan kimseye rastlamadığı için soramamıştı. Birden bu kiracıdan çığlık, feryat sesler gelmeye başladı. Yukarı koşturdu. Kapı açık, içerisi kalabalıktı. Bebek ölmüştü. Annesi ağlayıp duruyor, teselli kâr etmiyordu. Bu hengâmede onu kimsenin duyabilmesine imkân yoktu.

Eve döndü ve kapıyı kapattı. Şok olmuştu. “O daha bir bebek!” derken işte o kaçtığı, peşinde olan, korkusundan eve uğrayamadığı, o çok yakınında olan şeyin ne olduğunu hissetti. Evet, kaçtığı ölümdü. Genç, yaşlı, bebek ayırmadan, herkesi gözlüyordu. Peki, o kaçabilecek miydi? Bir çaresi var mıydı? “Hayır!” dedi kendi kendine.

O ortaokulu ana baba zoruyla İmam Hatip’te okumuştu. Dinden, diyanetten az çok haberi vardı. Ama zorla gittiği bu okulda gördüğü hiç bir bilgiyi kalbine yerleştirmemişti. Yıllar var ki, din adına hiç bir şeyi düşünmemişti. Şimdi kaçtığı gerçek önüne çıkmıştı. Kafasını darmadağın edecek tarzda ona toslamıştı.

Düşünüp durdu o gece. Asırları… Asırlar boyunca gelip geçen kavimleri… Neredeydiler? Onlardan kim vardı? Demek ki hiç biri kaçamamıştı ölümden. Şimdi onun yaşadığı hayat sahnesinde de vardı ölüm ve kimse kaçamıyordu. O da kaçamayacaktı.

Sonra yine düşündü. Kaçtığı ölüm müydü, yoksa Rabbi miydi? Rabbinin yüklediği sorumluluklar mıydı? Ve anladı. Evet, Rabbinden kaçıyordu. O’na sığınmak bir kediye sığınmaktan daha yakın değil miydi? O, onun her halinden haberdar değil miydi? Gurbete, okumaya gönderirken, annesinin yaşlı gözleriyle, “Aman oğlum, namaz! Her şeyi terk et, ama namazı terk etme!” diyen sesini duydu.

“Anneciğim, sen üzülme. Ben şu anda uyandım artık. Namaza başlayacak ve terk etmeyeceğim. Ölüm korkusu gitti kalbimden. Benim Sahibim var. Sen anlatırdın ya, o kaçılmayan gerçeğin ardında bizi bekleyen güzellikleri.” Ama bir şartla! Namaz! İlla namaz! Rabbine karşı yükümlülüklerini harfiyen yerine getireceksin… Tembellik yok” derdin. O gün duymak istemediğim sesini şimdi duyuyorum. Senin şefkatini yanımda hissediyorum. Öğüdün yılları aşıp bu gün kendini duyurdu bak. Biliyorum, sen şu anda bile benim için duadasın. Ellerinden, yanaklarından hasretle öpüyorum anneciğim…”

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*