Kapak

Zamanın muhacirleri

2011 Nisanından beri, ülkemizde önemli bir değişiklik var. Her ne kadar ülfet sebebiyle gerektiği kadar gündemimizi meşgul etmese de, zaman zaman medyada yer alan haberler konuyu taze tutmaya vesile oluyor. Yakın zamanda hazırlanan raporlara göre Türkiye’de 1,3 milyon Suriyeli mülteci bulunuyor. 2010’da Suriye’de savaş patlak verdiğinden beri 3,2 milyon insan, maruz kaldığı şiddet, baskı, zulüm yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Canını, malını, ailesini, namusunu korumak için her şeyini bırakıp hiç bilmediği bir ülkeye sığınan insanlar kendi zamanlarının muhaciri oldular. Zalim tarafın da Müslüman(!) olması, mazlumların kaçışlarının hicret olmadığını göstermez değil mi?

Suriye’deki vahşeti anlatmaya ne kalbimiz, ne kalemimiz kifayet etmez. Ama her gün sevdiklerinden birini daha kaybetmiş olmanın haberini almak, komşuna düşen her bombada “Ateş benim ocağıma ne zaman düşecek?” korkusuyla dolup taşmak nasıl bir şeydir diye bir nebze olsun hayal edebilirsek, başka bir ülkede mülteci olmanın, kendi ülkelerinde kalıp mücadele etmeye(!) neden tercih edildiğini anlayabiliriz sanıyorum. Politik sebepler her ne olursa olsun, insan haklarının çarmıha gerildiği uygulamaların yer aldığı bir ortamda bırakın huzur içinde yaşamayı nefes almak bile güçleşir. Çünkü alınan her nefes korku getirmeye başlamıştır.

Böyle âlem-i İslam’da fitneler sebebiyle ortaya çıkan her ne çatışma varsa, en çok etkilenen bittabi kadınlar ve çocuklar olmuştur. Savaşta eşini, babasını, abisini, kardeşini velhasıl çevresinde erkek yakınlarını birer birer kaybetmiş, çocuklarıyla sahipsiz kalmış kadınlar, bu sefer de evlatları ve namuslarını korumanın mücadelesini veriyorlar. Aslında konuyla ilgili ayrıntılı malumata sahip kimselerin, bölgede uzun zamandır çalışan bazı sivil toplum kuruluşu yetkililerinin ve çekilen belgesellerin anlattıklarını değerlendirdiğimizde; bu mücadelelerin 2010’dan öncesinde başladığını anlıyoruz. Her gün artan taciz, tecavüz ve adam kaçırma olayları belki de adım adım insanları savaşa sürükledi. Ama görüyoruz ki karşı direnişin başlaması 4 yılı aşkın bir süredir kadınların sıkıntısını dindirmedi, aksine daha da katmerledi.

Kendi öz vatanında, kendi milletinden, dininden insanlar tarafından uğradıkları zulümden, başka bir ülkenin insanının vicdanına sığınarak kaçmaya karar verdiler. Bir kısmı her şeyini kurban vermiş, namusunu ve yavrusunu korumak için bütün güçlükleri tek başına üstlenmiş, bazısı da kocası da başında olduğu halde yine korkak ve endişeli Müslüman ülkelerin kapılarına dayandılar. Bugün ülkesini terk etmiş 3,2 milyon insanın yaklaşık yarısı Türkiye’de, bir o kadarı da Ürdün’de yaşam mücadelesini veriyor. Bir kısmı da Lübnan ve diğer ülkelere göç etmiş durumda. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki mültecilerin yaşadıkları sıkıntılar hemen hemen sığındıkları bütün ülkelerde aynı. Türkiye’deki yaklaşık 1,5 milyon mültecinin büyük çoğunluğu tahmin edilebileceği gibi kadın ve çocuklardan oluşuyor. Erkek nüfusun çoğu yaşlı. Bu insanların sadece 220 bini 22 adet Mülteci kampında kalıyor, diğerleri yer olmadığından ülke içine başıboş bırakılmış durumdalar. Belki bir o kadarı da sınır kapısına dayanmış, yer açılmasını bekliyor. Sokaklarda gördüğümüz yalınayak, dilenen kadınlar ve çocuklar, hiç de öyle anlatıldığı gibi kamplardaki şartları beğenmeyip kaçan kimseler değiller. Belki içlerinde dilenci çeteleri tarafından aldatılıp kullanılan küçük bir grup bulunabilir; ancak ölüme bir nefes kadar yaklaşmış ve başını sokacağı güvenli bir çatı ve evlatlarının karnını doyuracağı bir lokma ekmek bulmak ümidiyle yerini yurdunu terk etmiş insanların para hırsıyla kış günü sokaklarda kalma riskini göze almayacağını aklı ve insafı olanın anlaması lazım gelir diye düşünüyorum. Kamplarda sokaktakine nispeten düzenli bir yaşam var. Çadır veya konteynır kentlerde temel ihtiyaçlarını karşılayabilme imkanları daha fazla. Kadınlar ve kız çocukları için dokuma ve dikiş derslerinin verilmesi gibi, üreterek geçinmelerini sağlayacak faaliyet alanları da oluşturulmaya çalışılıyor. Tabii bunlar buz dağının görünen yüzünde gerçekleşiyor. Kamplara gizlice giren basın mensuplarının anlattıklarına göre, bazen öyle şeyler de yaşanıyor ki, “Zavallı insanlar yağmurdan kaçarken doluya mı tutuldu yoksa?” sorusunu akla getiriyor. Öncelikle anlatılan o güzel kamp imkânlarından –sağlık da dâhil- herkes yararlanamıyor çünkü ortada bir kayıt ve kimlik problemi var. Bununla başa çıksalar bu sefer yetkilerini suiistimal eden memurlardan istiaze etmeleri gerekiyor. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran haberlerin başında Suriyeli kadınların tecavüze uğraması yahut para karşılığında fuhşa veya ikinci eş olarak evlenmeye zorlanması geliyor. Koruma altındaki kamplarda bile kadınlar böyle zulümlere maruz kalıyorsa, sokaklarda yaşayanların ne kadar zor durumda olduklarını düşünelim. Bir değil, iki değil, böyle binlerce haber ülkeyi sallarken daha ne kadar deve kuşu gibi gözümüzü kumun içinde saklayıp böylece yapılan zulümlere ortak olabiliriz? Çocukların durumu; bizim sokaklarda yalınayak ve aç bir şekilde gezerken görüp merhamet ettiğimizden çok daha kötü maalesef. En az kadınlar kadar onlar da sömürülüyor. Tacize, tecavüze, şiddete uğruyor. Dilenmeye, çalışmaya zorlanıyor ya da mecbur kalıyor. Suriyeli çocuklar adeta kayıp bir nesil olmak tehlikesi içindeler. Yakın zamanda Bahçeşehir Üniversitesi ve New York Üniversitesinden uzmanların işbirliğiyle gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları durumun vahametini ortaya koyuyor. Görüşülen çocuklarda savaşla birlikte ailesinden, okulundan, sevdiklerinden ayrılmış olmanın da etkisiyle büyük travmalar ve travma sonucu stres bozukluğu tespit edilmiş. Gaziantep’te mültecilere psikolojik destek veren uzman Klinik Psikolog Nazlı Sinem Koytak, Dünya Bülteni’ne verdiği bir röportajda, Suriyeli çocukların hâlet-i ruhiyesini şu sözlerle özetlemiş: “Suriyeli çocukların özlediği, hayal ettiği ülkenin tarifi şöyle: Sıcacık yuvaları, anneleri, babaları, kardeşleri, koşup oynadıkları kırlar… Keşke koca koca adamlar bunu anlasa…” Nazlı Hanım; anne babaların kendi acılarıyla boğuşurken, hem kendi acılarını hem de büyüklerinden yansıyan acıları teskin etme ve yeniden emniyet duygusu kazanmaya muhtaç çocukların ihmal edildiğini de ifade etmiş. Her türlü acıya rağmen gülen, oynayan çocukları da görüyoruz. Bu sayede içlerindeki yaraları akıtmaya çalışıyorlar.

Aynı röportajda Suriyeli mültecilerin moralleri şu şekilde tasvir edilmiş: “Burada yaşam mücadelesi veren insanların hemen hepsi bombardımandan kaçmış, kendisinin veya komşusunun evinin yıkıldığına şahit olmuş; babası, abisi, kardeşi, kocası hala Suriye’de savaşmakta olan, ailesinin bir kısmı bu kampta, bir kısmı başka kampta, bir kısmı hala Suriye’de, kendisi çatışmalarda yaralanmamışsa evinden buraya gelirken yolda komşusunun, akrabasının, tanımadığı kadınların, çocukların cansız bedenlerini geride bırakarak gelmiş, her birisinin ailesinde en az bir yakın kişi şehit düşmüş, hapiste işkence görmüş veya ölmüş… Ve bilmedikleri bir dilin konuşulduğu bir memlekette hiçbir gelecek ümidi olmadan yaşıyorlar. Her şey sona ermiş olsa bunlarla baş etmek belki daha kolay… Fakat burada insanlar ölen yakınlarının yasını bile henüz tutamıyorlar çünkü aylardır haber alamadıkları, ama her an şehit haberini almayı bekledikleri kardeşleri, oğulları, eşleri, babaları var…”

İşte biz bugün böyle bir gerçekle iç içeyiz. Buna göz kapamak, bigâne kalmak ne bize ne Müslüman kardeşlerimize bir fayda sağlamayacak. Onlar kader-i İlahi ile bugünün muhacirleri oldular. Biz de hikmet ve rahmet-i İlahiye’den bugünün ensarı olmayı dilemeliyiz. Her işimizde olduğu gibi bütün âlem-i İslamı ve hatta dünyayı alt üst eden bu meselemizde de Kurân-ı Kerîm’e ve Peygamber Aleyhissalatu Vesselamın sünnetine tabi olmalıyız. Eğer kulak vermeyi başarabilirsek, Kur’ân-ı Kerîm’in şu ayetleri bizim için hareket kaynağı olacaktır:

“Hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. “(3/195)

“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile hicret edenleri barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mümin olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.” (8/74)

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*