Kapak

Kayıp bir jenerasyon geliyor

13aMülteci kampında görev alan Çocuk Psikiyatrisi Dr. Meryem Özlem Kütük ile “savaşın mağdur ettiği kadınlar ve çocuklar” üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Çarpıcı tespitlerin bulunduğu röportajımızın istifadeye medar olmasını diliyoruz…

 

Bir yıldır kamplarda kalan Suriyeli vatandaşlara psikolojik destek vermekle görevlisiniz. Bize biraz buradaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Evet, yaklaşık bir seneden beri, ekibimizle birlikte Malatya’da olan kampta hizmet vermeye çalışıyoruz. Bir psikoloğumuz ve iki çocuk gelişimcimizle beraber, bir ekip çalışması şeklinde genel itibariyle çocuk hastalarımıza destek olmaya, savaş sonrasında görülen ruhsal travmalarla ilgili olarak hem çocuklara, hem de ailelerine destek vermeye çalışıyoruz. Aynı zamanda kampımızda tam gün çalışan bir psikolog bir de sosyolog arkadaşımız da var. Onlar baş edemediği vakalarda bizlere gönderiyorlar ve biz de bir şekilde iş birliği içerisinde Suriyeli yurttaşlara destek vermeye çalışıyoruz.

Bu kamplardaki kadın ve çocuklarda ne gibi psikolojik sorunlarla karşılaştınız?

Aslında sandığımızdan çok daha fazla savaş travması ile karşılaştık. Çünkü bizim kampımız sonradan göç eden, savaşı bütün sıcaklığıyla yaşamış ailelerin, özellikle de Suriye’de maalesef kırsal bölgede yaşayan, ilk etapta kaçamayan ailelerin yerleşmiş olduğu bir kamp. Savaşı çok sıcağı sıcağına yaşamış olan ailelerin ve çocukların, Suriye’nin yıkımına birebir şahit olmuş ailelerin yaşadığı bir kamp burası. Beklediğimizden daha fazla savaş travması ile karşılaştık. İşin açıkçası kampta çocuk gelinlerle çalıştık daha çok. İlk etapta hedef olarak onları belirledik. Neden onları seçtik? Hem anne olmak, hem eş olmak, hem de savaşı ve savaşın travmalarını göğüslemek gibi bir durum söz konusuydu onlar için. Hakikaten 54 kız vardı Suriye’de evlendirilen. Büyük bir çoğunluğu da savaş nedeni ile Suriye’de evlendirilen kız çocuklarıydı. Onlarda gerçekten beklediğimizden çok daha fazla, savaş sonrası stres bozukluğuna rastladık. Onların çocuklarına baktığımız zaman, yine aynı şekilde çok ciddi şekilde savaştan etkilendiklerini gördük. Bunun haricinde genel olarak kampta bir umutsuzluk hâkim, yani herkes bir kere sanıldığı gibi dışarıdan görüldüğü kadar, hayatlarından çok da memnun değiller esasen. Çünkü her şey çok zor! Kendi kampım için bunu söyleyebilirim ki, BM’nin çok beğendiği, dünyada örnek olarak gösterdiği bir kamptır, Malatya’daki kamp. Ama buradaki insanlara sorduğunuz zaman, ne kadar rahatımız yerinde olursa olsun, ne kadar savaştan uzak olsak da sonuç itibari ile biz topraklarımızı bıraktık, yurdumuzu bıraktık şeklinde bir cevapla karşılaşıyorsunuz. Çok mutlu değiller o yüzden. Her ne kadar güvenli bir yerde olsalar da, güvenli bir ortamda da yaşasalar, ne yazık ki dört duvar arasında yaşamak onlar için bir nevi açık cezaevi gibi. Bir amcamız böyle bir benzetmeyle ifade etmişti durumlarını. Hakikaten de bir nevi bir açık ceza evi orası. Dolayısıyla aslında sanıldığı kadar mutlu değiller bu insanlar. Bir an önce savaşın sonlanıp ülkelerine geri dönmeyi istiyorlar. Buna bağlı olarak da depresyon, kalb bozuklukları, intihar düşünceleri görebiliyoruz. Bunun haricinde yanında bomba patlayıp kekemelik yaşayan birçok çocuğumuz var.

 

Bir psikiyatr olarak onların yaralarını nasıl sarıyorsunuz, bu anlamda neler yapıyorsunuz?

Aslında hiç kolay olmuyor çünkü dil gerçekten çok büyük problem olarak duruyor önümüzde. Biliyorsunuz ki özellikle psikiyatride konuşularak, terapi yoluyla tedavisi mümkün olan bir çok hastalık var. Ama maalesef biz hastaları görürken de her zaman yanımızda bir çevirmenimiz oluyor ve gerçekten çevirmenle hasta görmek, takip etmek çok zor. O yüzden terapi yöntemlerini çok fazla uygulayamıyoruz. Özellikle sosyal aktiviteleri çok yüksek tutmaya çalışıyoruz bununla ilgili olarak da Sayın Valimiz tüm gücü ile çalışıyor. Halı dokuma, triko, kuaförlük, resim, müzik kursları gibi insanların kafasını dağıtacak, biraz da olsun o savaş travmalarından uzaklaşacak şekilde bir plânlama yaptılar. Kapalı, açık spor salonları, spor alanları var. Bu şekilde en azından sosyal aktivitelerle oradaki insanların yaralarını bir şekilde sarmaya çalışıyoruz. Ama dediğim gibi maalesef her zaman yürekler bir olsa da, eller bir olsa da dil her zaman karşımıza ciddi bir engel olarak çıkıyor. Tedavi yöntemlerimizde bu konu ciddi şekilde bize engel oluyor. Birebir terapiye alamıyoruz, bazen oyun terapisini kullanabiliyoruz daha küçük çocuklarda. Ama bunun haricinde maalesef ancak iş terapisini, bazen de oyun terapisini uyguluyoruz. Bir kısmına da ilaç tedavisiyle uygulayarak, destek olmaya çalışıyoruz.

 

Yapılan çalışmalarda savaşı yaşayan erkek çocuklarının gül resmi çizdiğini, kız çocuklarının ise tank, bomba resmi çizdiğini biliyoruz. Bir çocuk psikiyatrisi olarak bununla ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Tabii ki onlara resim çizdirme hakikaten çok önemli bir şey. Biz de yapıyoruz, ama bizde bu kadar belirgin şeyler olmadı. Ürdün’de kampta görüştüğüm bir psikolog arkadaşım, özellikle savaş travmalarıyla ilgili olmak üzere çocukların inanılmaz resimler yaptığını söyledi. Bizim kampımızda onlardan çok yok. Ama tabii ki özellikle yine BM’nin Ürdün kamplarından birinde yapılan çalışmada, çocuk gelinlere çizdirilen resimlerde inanılmaz savaş travmaları olduğunu ve beraberinde de tabii ki genç yaşta evlendirilmenin ya da evliliğe zorlanmanın çok çarpıcı resimlerle ortaya çıkarttığını paylaşmışlardı.

 

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “çocukları yaşlandıran savaşlar” diyor bir eserinde. Siz de buna katılıyor musunuz?

Bence zaten en büyük travmaları yaşayanlar savaşta kadınlar ve çocuklar oluyor. Çünkü benim bir hastamın burada dediği bir sözü var. Her şeyi özetleyen bir söz aslında, “Burada bana istediğiniz kadar oyuncak yemek, ev verebilirsiniz, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Ama benim bütün oyuncaklarım, arkadaşlarım, her şeyim, evim, tüm dünyam Suriye’de kaldı” demişti. Hakikaten de öyle. O küçücük yürekleri savaş sebebiyle o kadar çok örseleniyor ve tedavi etmek de o kadar zor ki. Ne kadar tedavi edilebilecek, ne kadar onarıla bilecek? Daha savaş bitmedi çünkü devam ediyor. Nasıl olacak diye bazen bir hekim, doktor olarak ben bile çok umutsuzluğa kapılıyorum. Bir yazı okumuştum Suriyeli çocuklarla ilgili, çok da çarpıcıydı gerçekten. Kayıp bir jenerasyon geliyor. Yani akademik alanda okulu bilmeyen, okuyamayan, hem sevgi anlamında, hem kayıplar anlamında, aile anlamında, her anlamda manevi-maddi kayıplar içerisinde bir jenerasyon yetişiyor. Ve bu jenerasyon gelecekte nasıl sonuçlar getirecek, tüm dünyaya bu kadar öfkeli bir jenerasyon nasıl olacak da gelecekte ne verecek, nasıl verecek? Hakikaten bunlar beni bir doktor olarak çok kaygılandırıyor.

 

Peki, son olarak söylemek gerekirse, durum bu kadar vahimken bize, topluma düşen görevler nedir?

Genel olarak bakıldığı zaman tabii BM kamp için çok fazla destek oluyor. Ama ruh sağlığı açısında her yerde bir eksiklik var. Türkiye’nin şu anda, bu konudaki en önemli problemi; kamp dışında sayısı dahi bilinmeyen çok fazla insan olmasıdır. BM’nin rakamlarına göre dışarıda yaşayan çocukların % 70’i henüz okula dahi gitmiyor. Kamplarda ise bu işler, biraz daha iyi ilerliyor. Genellikle eğitim zorunlu tutuluyor. Çünkü dil konusu başka bir travma çocuklar için. Nasıl bir planlama yapılır bilmiyorum. Ama yeme içmeden çok daha önemli şey varsa, o da ruh sağlığı. Yediden yetmişe insanların ruh sağlığını toparlamak için, bence artık her Arapça bilen psikologlara ulaşmak gerekli. Belki diğer ülkelerde Arapça bilen psikologlara ulaşılarak, onların bu kamplarda da hizmet vermeye başlaması sağlanabilinir, daha çok ruh sağlığına para harcanabilinir diye düşünüyorum. Hasta, ruh sağlığı açısından kırık dökük bir jenerasyonun geldiğini fark edilmesi gerekiyor. Bu konuyla ilgili olarak da muhakkak ki mutlaka bir eylem planı hazırlayıp, bütün ülkelerde de bu eylem planını acilen hayata geçirmesi gerekiyor. Biz bu insanlara yiyecek içecek yardımı değil de, belki de bu insanları iş gücüne katma konusunda yardımlarımız olabilir. Çünkü ben inanıyorum ki dışarılarda dilenen o insanlar, gerçekten dilenmek istemiyorlar. Şunu unutmamak gerek, bu insanların morale de ihtiyacı var. Onları etkinliklere, aile yemeklerine, belki de sosyal aktivelerin içerisine katarak bir an önce normal hayata dönmelerini sağlamamız gerekiyor. Unutmamız gereken bir şey var, bu insanlar isteyerek bizim ülkemize gelmediler. Bu insanlar gerçekten zorunlu oldukları için can, mal, namus güvenlikleri olmadığı için ülkelerini terk ettiler. Bir gün bizim de başımızda tehditler olursa, biz de bunu yaşarsak, her şeyden önce belki biz de bunu yapacağız. Belki biz de başka bir ülkeye sığınmak zorunda kalacağız. Bence herkesin bu psikoloji ile hareket etmesi gerekiyor. Bir gün benim de başıma bu gelebilir, bir gün benim de ülkemde de savaş olabilir. Bu psikoloji ile hareket etmek gerekiyor. Biraz daha merhametli düşünmemiz gerekiyor. Çok tepkisel davranıldığını görüyorum. “Ülkemizi terk etsinler gitsinler” gibi, ama şunu da unutmayalım onların başka gidecek hiçbir yerleri yok. Her anlamda herkesin biraz daha merhametli olmasını istiyorum.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*