Kapak

Medenîyet dediğin tek işi kalmış bir adam

Birçok kere de söylediğimiz gibi; bir arada yaşamak zorundayız. Bunda hemfikiriz öyle değil mi? Ama aynı zamanda farklıyız da hepimiz… Birinin sevindiğine diğeri üzülüyor, diğerinin ağladığına öbürü gülüyor. Herkes benim istediğim olsun istiyor ve ancak o zaman mutlu olacağına inanıyor. Aslında bu çok büyük bir çıkmaz… Hem bir arada yaşamak zorundayız. Hem hepimiz farklı şeylerden hoşlanıyoruz, hem de çoğu zaman menfaatlerimiz başka birinin hakkına tecavüz oluyor. Kim kurtaracak bizi bu çıkmazdan? Öyle bir güç olmalı ki, hem bizi çok iyi tanımalı, bizi tanıdığı gibi tüm kâinatı da tanımalı, bilmeli ve aynı zamanda kâinata, insana hükmü geçebilmeli ki, insanları beraber yaşayacak hale getirmeli. Ayrıca bu güç her şeyi öyle bir ayarlamalı ki, ne biri haksızlığa uğrasın, ne öbürü mutsuz olsun, ne diğerinin hisleri tatmin olmasın. Bugün sosyologların, psikologların aradığı da budur zaten; “İnsanları bir arada tutarken nasıl mutlu, refah yaşamı onlara kazandırabiliriz?” Yani… Nasıl medenî oluruz?

Özellikle Batının özendirdiği “medenî hayat, çağdaş yaşam” gibi kavramlara göz atınca insan az önce tarif edilen çıkmazın halledildiğini değil, aksine daha çok dibe battığını görüyor. İstekler sonsuz… Sonsuz istekli varlıkları, sonlu bir dünyada mutlu edemezsin, yüzünü sadece geçici dünyanın, geçici ve lezzetlerine çevirerek onu mutlu edemezsin, belki avutur oyalarsın. Ama ona hakiki lezzeti tattıramazsın.

İçinde huzur olmayan bir evin duvarları mavi olsa neye yarar?

Biteceğini bildiğin lezzetlerden en fazla ne kadar lezzet alabilirsin?

Veya

Üşüyen insana ateşi hayal ettirerek onu ısıtabilir misin?

İslâmi hayat; sonsuz arzuları, hevesleri olan insana ölçü getirir, düzen koyar. Karşılığında da nizama tabi olmanın huzurunu, o cüz’ü yerine getirdiğin için küllün lezzetini verir sana. Biliyorum istiyorsun der, o yüzden senin için cenneti yarattı seni tanıyan der. Hem sanki her istediğin seni çok mu mutlu ediyor, bir düşün der sonra? Hiç çok istediğin bir şeyi elde ettiğinde sonradan pişman olmadın mı? Oldun bence.

İsteklerini yaşam standardına, etrafındaki diğer insanlara göre sınırlandırman gerekebilir. Ama bu geçici bir durum. Çünkü biz sana daha önce cennetin varlığını da ispat ettik. Kurallar elbette ki olacak hayatında. Şu kuralsız zannettiğin hayatında dahi ne çok kural olduğunu göreceksin. İyisi mi sen bütün kâinata gücü yeten, gücünü de gayet hikmetle kullanan bir ilim sahibinin kurallarına tabi ol. Ol ki asıl mutluluğun, bir arada yaşamanın lezzetini tadasın. Hem sadece insanlarla da değil. Bütün kâinatla alâkadar olup, onların sana musahhariyetini, sanatını, güzelliğini görüp onların düzeni dahi sana mutluluk verecek. Asıl medenîyet ve asıl medenî insan da, asıl kural koyup düzeni yaratan güce, tabi olan insandır o halde. Ve o medenîyeti ve medenî insanları asırlardır hiç bir zalim eğememiş. Bediüzzaman’ın da dediği gibi “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir.  Aklın nuru, fünun-u medenîyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder.” İşte bizi çıkmazdan çıkaracak formülün ilk basamağı. Vicdanı dini ilimle ve aklı fennî ilimle doyurabildiğin kadar hakikati elde edeceksin ve o nispette medenî olacaksın.

Nokta-i istinadın, kuvvete bedel hak ise huzurlusun. Hakkın dâim şe’nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.

Hedefinde menfaat yerine fazîlet varsa hakiki olarak medenîsin. Fazîletin şe’nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saadet, zâil olur adâvet.

Hayattaki düsturun, cidâl yerine düstur-u teâvün ise mutlusun. O düsturun şe’nidir ittihad ve tesânüd; hayatlanır cemaat.

Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-i hidâyet mi var? Kârdasın o halde. O hüdânın şe’nidir insana lâyık tarzda terakkî ve refâhet.

Ruha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü’l-vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.

Hem onların yerine râbıta-i dindir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir uhuvvet-i imânî. Şu râbıtanın şe’nidir, samimi bir uhuvvet.1

Sonuç uhuvvet uhuvvet uhuvvet… Yani hakiki muhabbet. Bunun için de tahkiki îmân. E tahkiki îmân için de okumak… Kur’ân’ı, kâinatı ve kendini okumak. Tam da Said Nursi’nin 5 Aralık 1908’de Kürt Teavün ve Terakki gazetesinde yayınlanan makalesindeki vasiyetini tarif ettiği gibi; “Okumak, yine okumak, yine okumak! Sonra, birbirinizin elini sıkı tutmak, ittihad etmek, ittifak âleminde yaşamak.”

O zaman okuyabilen insan, neyi nasıl okuyacağına karar verebilen insan asıl medenî insandır diyebiliriz. Ve medenî olmak isteyen insanın tek işi vardır; okumak. Bizi çıkmazlardan kurtaran reçeteler hazırlayandan Allah razı olsun ve bizi kurtuluşsuz bırakmayan güce şükürler olsun.

Asrın medenî insanlarına saygı ve selamlarımla…

 1.Mektubat, Hakikat Çekirdekleri

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*