Kapak

“Bir Müslüman’ın mutfağı problemli ise sıhhati de problemlidir”

Kemalozer(1)Gıda Hareketi’nin başkanlığını yürütmekte olan Gazeteci Yazar Kemal Özer’le “Müslüman’ın beslen­me şekli nasıl olmalı?” sorusuna cevap aradık.

Öncelikle Peygamber Efendimiz’in (asm) ye­me-içme konusunda, şifa veren sünnetlerini bir­kaç cümle ile özetlemek gerekirse ne dersiniz?

Hz. Peygamber Efendimiz’in (asm) sofrası tabiî ki ilk önce Kur’ân’a uygun bir sofradır ve orada ha­ram ve şüpheliye yer yoktur. Birinci aşaması budur. İkinci olarak Hz. Peygamber Efendimiz’in (asm) sa­dece bedeni ayakta tutacak kadar, yani zevke, haz­za yönelik değil, sadece kendine emanet olan bede­nini sıhhatli kılacak miktarda yiyen bir kimsedir. Bir Müslüman’ın da yapması gereken, onun tek önderi ve rehberi olan Hz. Peygamber’e (asm) uygun dav­ranmasıdır. Üçüncüsü onun hayatında, hiçbir şekil­de israfa yer yoktur. Dördüncü olarak da bulunduğu sofralar, genellikle yalnız yenilen bir sofra değil, ya aile efradıyla ya da misafirleriyle birlikte yenilen bir sofradır. Beşinci olarak da Peygamber Efendimiz’in (asm) en başta sünnetlerinden birisi, yemeğe baş­lamadan önce elini ağzını yıkayıp, Besmele ile baş­lamasıdır. Mutlaka sağ elle yer, çünkü şeytanın sol elle yediği belirtir ve sol elle yiyenlerin kusmaları­nı emreder. Yemeğin sonunda ise muhakkak sof­rayı hazırlayana teşekkür, verdiği nimetler için de Cenab-ı Hakka hamd eder, şükreder. Peygamber Efendimiz’in (asm) sofrası özetle böyledir.

Evet, Peygamber Efendimiz’in (asm) sofrası, yeme-içme şekli, sofraların nasıl olması gerekti­ğini ortaya koyan bir model. Bu noktada sünnet-i seniyyeyi yaşamaya çalışan Müslümanların mut­fakları için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Modern zamanlarda Müslümanlar, maale­sef hayatlarının her aşamasında ve dolayısıyla da mutfaklarında Müslümanca bir hayat değil de, seküler bir hayatın parçası durumundalar. Farz-ı muhal Peygamber Efendimiz (asm) bugün ara­mıza gelse, kuvvetle muhtemel, bizim evlerimize, lüks ve şatafatından dolayı girmezdi Allahü a’lem. Girse bile sofralarımıza oturur muydu? Bizim sof­ralarımızdan yer miydi? Bizim mutfağımızı görse bu benim ümmetimin mutfağı der miydi? Allahü a’lem. Bence demezdi ve soframıza oturmazdı. Çünkü bizim mutfaklarımız gerekli, gereksiz, he­lal, haram ve şüpheli ayrımı yapılmaksızın hemen her şeyin yer aldığı, israfın hat safhada olduğu ve daha çok tabiî gıdalar yerine işlenmiş, sentetik en­düstriyel gıdaların bulunduğu, yiyip içtiklerimizden çok, çevreyi kirleten unsurları barındıran mutfaklar. Bir taraftan da sofralarımızda, hem çeşitlilik, hem de miktar bakımından ölçüsüzlük söz konusu. Bu ölçüsüzlük öyle bir boyutta ki, bir aileyi değil, bir­kaç aileyi doyuracak miktarlarda. Burada temel sorun şu, biz Hz. Peygamber Efendimiz’in (asm) bu husustaki sünnetini büyük oranda bilmiyoruz. Daha da ötesi Kur’ân-ı Kerim’in nasıl bir hayatı ve o hayatında nasıl bir mutfağı inşa ettiğinin de önemli ölçüde farkında değiliz. Çünkü böyle bir hayat olmuş olsa, hastalık denilen şeyin, bu toplumda olmamış ol­ması veya çok aza indirgen­miş olması gerekir. Bugün biz hastalık konusunda Ba­tılı toplumlarla yarışıyoruz. Bir Müslüman’ın mutfağı problemli ise sıhhati de problemlidir. Obezitede dünya sekizincisi ve Av­rupa birincisiyiz. Oysa bir Müslüman istisnaî hastalık halleri hariç, obez olamaz. Böyle bak­tığımız zaman, temel itibari ile bizim mutfağımızın, sağlıklı olmadığını rahat­lıkla söyleyebiliriz.

Tam bu noktada, hanımlara düşen görevler ne­lerdir?

Bu durumlarda da hanımlara düşen üç görev var. Birincisi, bu hususa samimiyetle ilgi gösterme­leri gerekiyor. Çünkü eşleri de, evlatları da onlara emanet. Onlara sunacakları, ikram edecekleri, yedi­rip içirecekleri şeylerden dolayı hesaba çekilecekler. Bu yüzden samimiyetle bu konuya eğilmeleri gere­kiyor.

İkinci husus; mutfaklarını yıkmaları lâzım. Mutfakları yıkmaktan kastımız nedir? Tabiî ki mutfağın duvarlarını elimize balyoz alıp yıkalım demiyoruz. Mutfağımızı gözden geçireceğiz. Bu­rada, mutfağımda olup bitenler, İslam’a, sünnete uygun mu? Hadi Peygamberliği başka bir boyutta tutalım. ‘’Hz. Fatıma, Hz. Ayşe, Hz. Hatice (r.anha) annemiz ya da sahabe hanımları gelse, mutfak­larımız için bize ne derlerdi? Allah Teâlâ bunun hesabını sorarsa verebilecek miyiz?’’ Bunları dü­şüneceğiz. “Mutfağımızda şu anda neler var?’’ diye bir liste yapacağız. Sonra elimizde renkli bir kalem olacak ve “Bu helâl mi? Haram mı? Şüpheli mi? Faydalı mı? Zararlı mı? İhtiyaç mı? Lüks mü? Hazza mı, bedenin sıhhatine mi hizmet ediyor?’’ diye bir liste çıkarıp, üzerine buna göre çizeceğiz. Göreceğiz ki, hepimizin, en mütedeyyin, en dikkatliyim diyenler de dâhil olmak üzere mutfakta yer alan şeylerin yüzde sekseni, gereksiz ve şüpheli. Bir bölümü ise haram. Biraz daha de­taya girdiğiniz za­man, mutfağımı­zın, neredeyse tamamen bu maddelerden oluştuğunu göreceğiz. Ha­nımlar, burada da mutfakları sadeleştirmeye, Kur’ân ve sünnete uygun hale getirmeye, rehabiliteye ihtiyaç olduğu­nu görecekler ve görmeliler.

Üçüncü olarak ise, bunu sadece kendi sofraları­na uygulamakla yetinmeyecekler. Evine gelen eşe dosta, misafirine veya misafirliğe gittiği zaman da, orada hayata geçirilmesi için mücadele edecekler. Bu üç sorumluluk hanımlar açısından son derece önem­li. Beyler için ise sofrayı genel itibarı ile hanımlar ha­zırlamak beraber, büyük oranda da gıdaları erkekler temin ediyorlar. Satın almayı yapmasalar bile kazanç açısından bunu erkekler sağlıyor. Bu durumda erkek­lerin de eve getirdikleri nimetlerin, Kur’ân ve sünne­te uygunluğu açısından, sorumlukları, veballeri var. Onlar da yeniden mutfaklarına girip, ister hanımla­rı ile beraber isterlerse de yalnız bir şekilde yeni bir mutfak inşası için harekete geçmeleri gerekiyor. Ra­mazan yaklaşıyor hiç olmazsa bu vesile ile kendimi­ze yeni, beyaz bir sayfa açalım. Bunlar için Cenab-ı Hakka hesap vereceğiz. Peygamber Efendimiz’e de (asm) mahçup olmayacak şekilde, mutfak ve bes­lenme yükümlülüğü oluşturmak zorundayız. Çünkü hem bu açılardan, hem de nefsimizin, bedenimizin, yiyeceklerin ve kâinatın bize birer emanet olduğu ışı­ğında şuuru ile hareket etme mecburiyetimiz olduğu için hesaba çekileceğiz,

Ayetlerden örneklerle bunu açabilir miyiz?

Şimdi bir ayet-i kerime üzerinden cevap vermeye çalışayım. Cenab-ı Hak “Sizin rızık olarak verdiğim şeylerin ‘tayyib’ olanlarından yiyin” diyor. “Yani önü­nüze geleni yemeyin” diyor. “Tayyib”, kaynakla­ra, meâllere baktığımızda “temiz” diye tercüme ediliyor. Son derece hatalı ve sakıncalı. “Tayyib” olandan kastedilen şey “fıtratına müdaha­le edilmemiş” demektir. Tabiî olan şeylerdir. Yani şüphe ve haramlık bulaşmamış olan, daha geniş anlamda da ondan faydalanan bütün canlılara da zarar vermeyen şeydir. Biyolojik olarak kirlenmemiş, genetik yapı­sına müdahale edilmemiş demektir. Gıdanın mahiyetini bozucu, zararlı hale getirici ya da besin değerini yok edici endüstriyel işlemler görmemiş demektir. Ambalajlarında, gıda­nın mahiyetini bozucu maddeler olmayacak demektir. Sadece ambalaj deyip geçemeyiz. Çünkü attığınız ambalajlar tabiata gider, ta­biatta su, toprak yoluyla, gıdalar üzerinden yeniden bizim bedenimize gelip, bizi madde­ten ve ruhen hastalıklı hale getirebilir. Dola­yısıyla “tayyib” kavramı Kur’ân-ı Kerim’ de 26 kez tekrarlanan, 21 münferiden, 5 ise “helalen “tayyiben” şeklinde helal kelimesi ile birlikte ge­çen bir kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de ““tayyiben” kelimesi 46 defa geçiyor, ama bunun 26’sı gıda ile ilgilidir ve helâlden çok “tayyib” üzerinde durur Kur’ân-ı Kerim. Çünkü haramlar çok bellidir, Kur’ân-ı Kerim tarafından net ve somut bir şekilde ortaya konulmuştur. Domuz, her nevi kan, Allah adı anıl­madan kesilmiş olanlar, sarhoş edici şeyler ve leş yi­yen hayvanlar bunlar haramdır. Haramlar, bu kadar sınırlıyken, yeryüzünün bütün nimetleri insanlara helâl kılınmışken, insanın müdahalesi, bunları za­rarlı, şüpheli hale getiriyor ya da haramlaştırılıyorsa işte orada “tayyib” vasfı ortadan kalkar. Hep birlikte bunu düzeltmeye, çözmeye bir mükellefiyeti doğar.

“Tayyib” olmayan gıdalar tüketildiğinde, kar­şılaşacağımız sağlık problemleri nelerdir?

Bugün Türkiye’de gebe kadınların yüzde on sekizi düşük yapıyor. Doğanların yüzde yirmi ikisi engelli, yüzde biri ise otistik. Gebelik aşamasında da çeşitli hastalıklara ve kimyasallara maruz kalan yeni nesil bir kitle var. Tabiî bir de her üç yeni çiftten birisi kısır. Şimdi burada kadınların şöyle bir prob­lemi var. Gebeliği hastalık olarak görüyorlar. Gebe kalmak için, doktora koşan, her hafta, her ay kont­roller geçiren, orada verilen kimyasalları alan kadın­larımız var. Aynı şekilde ergenliği, lohusalığı ya da buna benzer fıtrî süreçleri, hastalık olarak gören, bir sanayi ve bir de bu sanayinin hipnozuna maruz kalmış yeni nesil bir kitle söz konusu. Bugün biz bu hastalıklarla ailece, bireysel ve toplumsal olarak ya­şıyoruz. Buradan kurtuluşun bir yolu olmalı. Bilinçli bir eğitiminden geçmemiz gerekiyor. Bu kurtuluşun yolu da Kur’ân’a dönmek. Bir takım, maskaralıkları, seküler bilgileri, modern bilim maskaralıkları şek­linde insanlara sunuyorlar. Yumurtayı, balı, sütü, tereyağını kötü gösteriyorlar. Evet, eğer ki şunu söylüyorsa, bugün yapılanlar benim yüzümden sentetikleşti diyorsa eyvallah. Ama gerçek bir yu­murta, tereyağı, süt veya bal asla insan için zararlı değildir. Bunlar Cenab-ı Hakkın yarattığı şifalı ni­metlerdir. Ne zaman zararlıdır? Ölçüyü kaçırdığınız zaman. Yani ihtiyacınız kadar değil de daha fazla­sına, tamahkârlık edip muhteris davranarak yiyip içmeniz zararlıdır. Bir muz yerseniz şifadır, ama beş muz yerseniz krize girerseniz. On tane yerse­niz ölürsünüz. Kur’ân-ı Kerim’de “Başınıza gelenler yapıp ettikleriniz yüzündendir” diyor. Bugün sıhhat yüzünden başınıza gelen felaketler kendi hataları­mız yüzündendir.

Günahkâr zâlim insanlardan, hattâ denizin di­bindeki balıklar dahi şikâyet ederler ki: “Bizim ra­hatımızı selbediyorlar.” diye bir hadis var. Çevreye atılan en basit bir ambalajın bile çok fazla zararı olduğunu düşünecek olursak neler söylemek ister­siniz?

Çevreye ulu orta bıraktığımız atıklar, bu kâğıt bile olabilir kimyasaldır. Artık geleneksel kâğıt az miktarda var çünkü. Kâğıt, pet, tenekeler bunların hepsi kimyasaldır. Tabiata bıraktığınız andan itiba­ren bunlar denizlere ulaşıyorsa, denizleri kirletir­ler, toprağa gidiyorsa topraktaki canlı organizmayı yok edip, gıdalara intikal ederler. Bir taraftan da ilâç diye alıp çöpe attığınız antibiyotikler canlılara ve dolaylı yoldan insanlara geri dönerler. Böcekleri öldürme adı altında toprağa, bitkilere sıkılan o ta­rım zehirleri, besinler yoluyla insana gelmelerinin yanı sıra toprağı ve oradaki canlıları da yok ederler. Tabiattaki bir canlının zincirini bozduğunuz zaman­dan itibaren orada kıyamet başlar. Bu da şu demek oluyor, o zincir koptuktan sonra esas zarar gören biz oluyoruz. Bundan dolayı denizlerde sayısı bile­mediğimiz canlı türlerinin bir bölümü yok oldu, yok olmaya da devam ediyor. Bunlardan bir bölümünün de, insanları zehirleyecek kadar ağır metal içerdiğini görüyoruz. Bunlar nereden mi geldi? “Onların yap­tıkları yüzünden denizlerde ve karada fesat çıktı.” diyor ayet. İnsanoğlunun 1400 yıl önce koskoca ok­yanuslarda fesat çıkaracağını anlayamazdık. Ama bugün anlıyoruz ki, insan, koskoca okyanuslarda dahi fesat çıkaran, oraları kirletebilecek faaliyet­ler yapan bir varlık. O canlılarla birlikte esas zararı biz görüyoruz. Bugün tavuk ya da kırmızı et diye satılanların, o hayvanların kendilerini bırakın, sütle­rinin, yumurtalarının gıda mahiyeti taşıyıp taşıma­ması tartışma konusu. Cenab-ı Hak bir canlıyı öz­gür olarak yaratmıştır. Tabiatta kendi dolaşır. Ona yarar veren gıdaları bulur beslenir. Hastalanmış ise hangi otlar kendisini tedavi edeceğini bilir, onu alır ve sıhhatine kavuşur. Şimdi ne yapılıyor? Hayvanlar daracık, ancak kendi bedenleri kadar yerlere hapis ediliyor. Sürekli ışıklar altında gündüzmüş gibi yiyip içiriliyor. Yedirilen şeyler sentetik maddeler. Bunla­rın cinsel hürriyetleri ellerinden alınarak, tamamen insan müdahalesi ile ilerleyen süreçleri var. Yani fıtratının her yerine yapılan bir müdahale söz ko­nusu. Bu müdahaleden dolayı et, süt, yumurta ma­kinesine çevrilmiş durumdalar. Sadece bu zulüm dolayısıyla bile onların ahını alan insanlar hayatta mutlu olamaz. Bunlardan sıhhatli et, süt, yumurta gelemez. Sentetik bir şeyle beslenmiş hayvanın et, süt ve yumurtasında zaten kimyasal terör vardır. Hiroşima’ya atılan atom bombası o çevredeki her­kesi nasıl etkileniyorsa, bir hayvanın midesine giren kimyasaldan da o hayvandan besin elde eden in­sanların aynı riske, aynı sıkıntılara maruz kalmama­sı söz konusu olamaz. Meselenin hem beslenme, hem zulüm, hem ahlaki, hem de insanî boyutları olduğunu bu vesile ile belirtmiş olalım.

Son olarak eklemek istediğiniz mesajınız var mı?

Ramazan yaklaşıyor. Bu ay Müslümanlar tara­fından bir ibadet, tefekkür, zekât ve yardımlaşma ayı olmaktan ziyade israf ayına dönüştürülmüş durumda. Ramazan’da kilo almaktan övünen, kilo aldığı için sevinen bir Müslüman türü zuhur etti. Müslümanların beslenmesiyle alakalı Peygamber Efendimiz (asm) “Bir insanın belini doğrultması için bir lokmacık yeter. İlla ki yemek istiyorsa midesini üçe ayırsın, üçte birini suya, üçte birini gıdaya, üçte birini nefsine ayırsın” buyuruyor. Bu tavsiye tüm ümmete düstur olmalı.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*