Ayın İçinden

Emir Sultan Hazretleri (1389)

14. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı’ların kuruluş devrinde Bursa’da yaşayan tefsir, hadis, kelam âlimi ve mutasavvıf büyük veli Emir Sultan Hazretleri.
Asıl ismi Muhammed bin Ali el-Hüseyni el-Buhari olup, ünvanı Şemseddin’dir. (H.770) 1368 yılında, Orta Asya’da Buhara’da doğdu. Babasının adı Ali’dir. Soyu Peygamber Efendimiz’e (asm) dayanır. Buhara’da doğduğu için Muhammed Buharî, Seyyid olduğu için Emir Buharî, Yıldırım Beyazıt Han’ın damadı olduktan
sonra da Emir Sultan denilmiştir.
Emir Sultan küçük yaşta annesini kaybetti ve babasının terbiyesinde büyüdü. Babasının ona sık sık verdiği nasihatlerden bazıları şöyleydi:
*Ey oğlum! Peygamber Efendimiz’i (asm) babandan, anandan daha fazla sevmelisin.
*Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı.
*Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın.
*İlim öğrenmekte asla erinip üşenmemelisin.
*Aksakallı da olsan, düşmanla cihadı bırakmamalısın.
*Selam vermeden hiçbir topluluğa girmemelisin.
*Nikâhsız bir kadınla oturmamalısın.
*Kur’ân-ı Kerim rehberin, hadis- i şerifler ise yol göstericin olacaktır.
*Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir.
*Hayra koş, şerden kaç.
*En büyük silahın Cenab-ı Hakk’a ettiğin duandır. Bunu asla unutma!
Babasının bu şekildeki nasihatleriyle büyüyen Emir Sultan ayrıca birçok tasavvuf ehlinin sohbetlerine de devam etti.

Emir Sultan, 17–18 yaşlarındayken babası vefat etti. Babasının vefatından sonra bir müddet
Buhara’da kaldı. Sonra Mekke’ye gitmeye karar verdi. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçti. Niyeti, ceddi Resulullah Efendimiz’in (asm) mübarek kabirlerine yakın bir yere yerleşmek ve ömrünün sonuna
kadar orada kalmaktı. Medine’ye geldiği zaman, kalacak bir yer bulamadı. Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu ve oraya gitti. Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emir Sultan’ı yanlarına almak istemediler. Emir Sultan onlara; “Ben de Seyyidim.” dedi ise de dinlemediler. Emir Sultan onlara; “Gelin beraber Kâinatın Efendisi Resulullah Efendimiz’in (asm) türbesine gidelim. Selam verelim. Hangimizin selamına cevap verirse, onun nesebinin sahih olduğu belli olsun.” dedi.
Bu teklif üzerine, onlar Peygamber Efendimiz’in (asm) türbesine dönerek; “Esselamü aleyke ya ceddi!” dediler. Fakat hiçbirinecevap gelmedi. Emir Sultan; “Esselamü aleyke, ya ceddi!” dedi. Resul-i Ekrem (asm) mübarek
sesiyle “Ve aleykümselâm, ya veledi!” diye cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, Emir Sultan karşısında büyük bir mahcubiyet duydular ve af dilediler. Emir Sultan Hazretleri bir rüya gördü. Rüyasında Peygamber Efendimiz (asm) ve Hazret-i Ali (ra) yan yana oturmuş halde idiler. Hazret-i Ali (ra) ona; “Ey
Oğlum! Sana Cenab-ı Hak tarafından ceddin Muhammed’in sünnetini, takva yoluyla öğretmen için Rum iline gitmen işaret olundu. Senin önünde, ilerleyen nurdan üç kandil belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın. Mezarın da orada olacak.” dedi. Emir Sultan uykudan uyanınca; “Demek ki
takdir-i ilahi böyle.” diyerek yola çıktı. Hazret-i Ali’nin (ra) dediği gibi, üç kandil ona kılavuzluk etti. Bu şekilde Bursa’ya kadar geldi.

Bu sırada Yıldırım Bayezid Han Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri Osmanlı ordusuna büyük
zarar veriyordu. Bir genç de yaralıların yaralarını sarıyordu. Bu esnada kolundan yaralanan Yıldırım Bayezid, bu genç askerin gayretini görünce o gence karşı kalbinde bir yakınlık hissetti. Yanına giderek benim de kolumda yara var, yaramı sar, dedi. Sabah olunca Yıldırım Bayezid’in ve tüm yaralı askerlerin yaraları iyileşti.
Bunu duyunca Yıldırım Bayezid o genci çağırttı. Fakat bulamadılar. Daha sonra Yıldırım Bayezid, kızıyla evlenmek isteyen gencin savaş esnasındaki gençle aynı kişi olduğunu anlayacaktı ve yaraları saran genç yani Emir Sultan, Yıldırım Bayezid’in damadı olacaktı.

Başkasına niçin gidilmez?
Şeyhülislâm Molla Fenari, Emir Sultan’dan icazet, aldıktan sonra, Ulu Câmi’de vaaz verirdi. Bir gün vaaz vermek için yine kürsüye çıkmıştı. Emir Sultan Hazretleri bir talebesini, bir şeyler almak için çarşıya göndermişti. Bu talebe, Şeyhülislâmın vaaz vereceğini duyunca, kendi kendine; “Gidip vaazı dinleyeyim, Şeyhülislâmın hayır duasını alayım.” diye düşünerek Ulu Câmi’ye gitti. O ânda câmide zelzele olmaya
başladı. Cemaatin bir kısmı dışarıya kaçtı. Fakat dışarıda zelzele olmadığı görüldü. Bu durumdan
haberi olan Şeyhülislâm, murakabeye daldı. Sonra cemaate dönüp;
“İçinizde Emir Sultan’ın hizmeti ile emr olunan kim ise, çabuk câmiden dışarı çıksın. Yoksa bizi helâk ettirecek.” dedi.
Talebe hemen dışarı çıktı. Câminin sallanması durdu. Bu talebe işini görüp dergâha gitti. Emir Sultan’ın huzuruna girdi. Talebe selam verdi. Emir Sultan başını kaldırıp, sadece talebeye baktı. Talebe, hocasının heybetinden düşüp bayıldı. Ayılınca, Emir Sultan ona;
“Ey oğlum! Dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı ki, başkalarından yardım beklersiniz. Bir kimse hocasından çeşit çeşit nimetlere kavuşurken, gidip başkasından yardım istemesi, ona sual sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem gevşekliktir.” buyurdu.
Kaynakça: www.nurnet.org/

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*