İlham

Sofra saatini unutunca!

Minik Yunus; şirin bir Balkan köyünde, İslâmiyet’in henüz dikkatle yaşanmakta olduğu bir dönemde, çocukluğunu mutluluk içinde geçirmekte idi. Kendi yaşında arkadaşlarıyla bazen oyun oynarken zamanı unutur, kuralmış kaideymiş hatırına gelmezdi.
Evlerinde, bilhassa sofra kuralları, İslâm’a uygun bir tarzda, bütün titizliğiyle uygulanmakta idi. Sofra saatinde herkes sofra başında olmalıydı. Yemeğin üzerine konulduğu siniler aileyi alacak büyüklükte idi. En önde çocuklar ve anneleri, arkada da evin erkekleri dizelenir, sağ diz karna doğru çekilerek diz üstü oturulurdu. Evin en büyüğü,’’Hadi buyurun, Bismillah’’ diye yemeği başlatırdı. Aynı kaptan yenen yemeği, birbirinin önündeki yemeğe uzanmadan, edeple kendi önlerinden yerler, yemek bitince yine evin büyüğü sofra duasını yapardı. Sonra leğen ve ibrik ile dolaşan evin kızı veya gelini, yemeğin başında olduğu gibi, sonunda da ellerin yıkanıp kurulanması için hizmet eder, herkes yerine çekilirdi. Ne yenirse sofrada yenir, burada doyulur, daha sonra kimseye doymadı diye ayrıca bir şey verilmezdi.
Yunus bu kaideleri biliyordu. Biliyordu da, o akşam oyun zevki ile öyle bir dalmıştı ki, yemek saatinin geçtiğini anlayıp eve koşturduğunda, sofranın kaldırılmakta olduğunu görmüştü. Çok açtı. Yorgun olduğu için daha da bir açtı. Karnı sızım sızım sızlıyor, gurulduyordu.
Babasının kızgın gözleriyle karşılaşmamak için gitti, kuytu bir köşeye oturdu. Belki suçu yüzüne vurulmayacak, kimse ona bir şey demeyecekti; ama o başına gelecekleri tahmin ediyordu. Büyük ihtimalle bu gece aç yatacaktı. Bir parça kuru ekmek aşırtabilse de gizlice yiyebilse yeterdi; ama biliyordu ki şu saatten itibaren babasının gözleri üzerinde olacaktı.
Acaba annesi bir medet edebilir miydi? Yan gözle baktı anasına. Bir ümit var gibi görünüyordu. Annesi evladının aç kalmasından üzgün ve me’yus görünüyordu. Belki bir ara herkesin dikkati dağıldığında, gizli bir köşecikte ona bir kaç lokmacık verebilirdi.
Aynı ihtimali babası da düşünmüştü elbet. Annesinin neler yapabileceğini düşünüp, hesabını ona göre yapmıştı. Az zaman geçince olayı unutmuş gibi görünse de göz ucuyla hanımını takibe almıştı. Mutfağa doğru gidince, gizlice kapıdan baktı ki, küçük bir tepsiye hanımı bir şeyler koymakta.
Bir müddet sonra anne “Hadi oğlum git yat artık.” diye onu odasına gönderdi. Yunus’un ümidi arttı. “Annem galiba bana yemek getirecek, kimse görmesin diye de beni odama gönderiyor.” dedi içinden. Hevesle koşturdu odasına.
Yalnız hesaplanmayan bir şey vardı. Baba onları gizlice takibe devam ediyordu. Bu yüzden onlardan önce yukarı kata çıkmış, bir kenara gizlenmişti. Baktı anne elinde tepsi ile ürkek ürkek geliyor, sağı solu kontrol edip, odaya gireceği sırada bir erkek sesi; “Hop, dur bakalım orada. Ver bakayım o tepsiyi bana. Kurallara uymayı o da öğrenecek. Bu gece uyumayacağım, haberiniz olsun. Sizi takip etmekte olacağım.” dedi ve elindeki tepsi ile aşağı kata indi. Gitti, mutfağa bıraktı tepsiyi.Annenin hiç bir çaresi kalmamıştı artık. Odaya girip yavrusunu kucakladı. “Bu gece çaresiz aç uyuyacaksın kuzucuğum. Hadi gözlerini kapa, uyumaya çalış. Babanın konuştuklarını duydun. Sabahı beklemek zorundasın.” dedi ve çıktı.
Yatağın içine büzüştü Yunus. Ömründe kendini hiç bu kadar aç hissetmemişti. Yarın sabah börek yapacağını söylemişti annesi. Sımsıcak böreği nasıl iştahla yiyeceğini düşünürken uyuyakaldı. Rüyasında bile, börekler, yemekler görüyor, yutkunup duruyordu.
Evde namazdan önce kalkılır, namazdan sonra da kahvaltı yapılırdı. Daha sonra tarlaya gidilirdi. Hava daha aydınlanmamış olurdu, tarlaya giderken. Çocuklar da erken kalkarlardı. Oğlanlar camiye namaza giderlerdi büyüklerle. Eve dönünce sofra hazırdı. Yemekten sonra Yunus’un da görevleri vardı. Köy yerinde, çocuk bile olsa, kendine münasip onun da bir işi vardı.
Sofrada herkes göz ucuyla Yunus’a bakıyor, gülümsüyordu gizlice. Önünden yemeye çalışarak, iştahla börek parçalarını koparmakta idi. Nihayette çocuk olduğu için çabucak doydu gene de. Bu yemekten öyle bir lezzet almıştı ki, ömrü boyu unutmadı. Ömrü boyu unutmadığı bir şey de, daha sonra babasından kendisine miras kalan disiplin ve kurallara uyma bilinciydi.
Not: Bu hikâye, rahmetli babamın yaşadığı ve kendisinin disiplinli, doğru, güvenilir bir insan olmasında büyük katkısı olan babacığını rahmetle andığı gerçek bir hikâyedir.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*