Kapak

Uzm. Psk. Rukiye Karaköse: “Korku ve panik yaymak psikolojik savaşın bir parçasıdır.”  

 

4152_1421581377._planİçinde bulunduğu­muz süreç; çocuklarımı­za adaleti, doğruluğu, duayı, Rabbe sığınmayı öğretebileceğimiz uy­gun bir zaman. Çünkü sorularının ardı arkası kesilmiyor. Uzm. Klinik Psikolog Rukiye Kara­köse ile darbenin aile­miz ve ruh sağlığımız üzerindeki etkilerini, bu zamanları en az hasarla atlatabilmenin yolları­nı konuştuk. İstifadeli okumalar…

15 Temmuz gecesinin aile­miz, özellikle çocuklarımız üze­rindeki etkileri neler oldu?

Öncelikle çocuklar bu olay­lardan hiç ummadığız şekilde etkilenebiliyorlar. Uçak sesleri, insanların yaşadığı panik, kaos ortamı, gürültüler, camların titre­mesi gibi şeyler çocuklarda anlık ciddi korkulara sebep olabiliyor. Bazen bu korkular kalıcı olabiliyor. Şöyle ki; bir kapı çarpmasında, bir arabanın fren yapmasında, uça­ğın alçaktan uçuşunda hemen bir şey oluyor zannediyorlar. Bir de çocuklarımızın izledikleri filmler, çizgi filmler ve buralardaki şiddet ve savaş sahneleriyle de birleşiyor ister istemez. Düşmanlar mı sal­dırıyor, uzaylılar mı istila ediyor, küçük çocuklar bunu çok iyi ayırt edemez. Birinci etkilenme düze­yi, kendinin şiddetle tanışıklığı ne kadar ve bu belirtileri nasıl algılayacağıyla ilgili; ikincisi de ebeveynlerin etkilenme düzeyiy­le ilgili. Çünkü çocuk bizi bir ayna gibi takip ediyor. Anne ve baba­ya bakıyor nasıl tepkiler veriyor diye. Yani biz mutmain, sakin, paniksiz ve soğukkanlı isek ço­cuk bunu ona göre değerlendire­cek. Çocuk anne babanın tavrına bakarak; “Evet, bir şeyler oluyor; ama kontrol altında. Annem ve babam sakin, beni koruyup kol­luyorlar. Ne gerekiyorsa yapıyor­lar. Demek ki büyük bir problem yok.“ şeklinde de düşünebilir. Ya da anne babanın çok panik yap­tığını, endişelendiğini, çığlık atıp bağırdığını, ağlamaya başladığını görürse, o zaman da ister istemez bunun trajedi olduğu, kontrol­den çıkmış kaos olduğu gibi bir düşünceye kapılacak. Bunun da tepkisi çok daha ciddi olacak. Belki uykularına yansıyacak. Çünkü ço­cuklar duygularını bize göre daha açık ifade ediyorlar ama isimlendi­remedikleri zaman bedenselleşti­riyorlar. Yani karnı ağrımaya baş­layabiliyor. Uykusuzluklar, altına işemeler boy göstermeye başlıyor. Strese bağlı olarak bu türlü davra­nışsal problemler gözlemleyebili­yoruz daha sonrasında. Yani önce yetişkinlerin tavrı önemli. Bizim sakin olmamız ve tavırlarımızın bulaşıcı olduğunu unutmamamız lazım. Biz sakin ve soğukkanlı davranırsak çocuk da sakin kal­mayı öğrenebiliyor.

Sosyal medyada bir bilgi kir­liliği söz konusu ne yazık ki. Bu­nun getirdiği olumsuz duygular­dan kendimizi ve çocukları nasıl koruyabiliriz?

Çocukların olabildiğince sağ­lıklı kaynaklardan beslenmelerini sağlamak lazım. Yani haber takip edebilecek yaştaki çocuklar, 9–10 yaşlarındaki çocuklarsa, onla­rın, spekülatif, ortamı daha çok korku ve kargaşayla doldurmaya yarayacak haberleri yayan sitele­ri takip etmelerindense, sağlıklı, aklı başında yayınlar yapan, aldığı bilginin doğruluğunu teyid etme­den paylaşmayacak adresleri ta­kip etmeleri gerek. Çoğu zaman, hiç kaynağını sorgulamadan bize gelen haberleri panik hissiyle bir başkasına gönderebiliyoruz. “Ar­kadaşlar böyle bir haber aldım, doğruluğunu bilmiyorum ama size de gönderdim.” diye… Işık hızıyla yayılıyor. “Şu gün dışarı çıkmayın, bu gün böyle yapma­yın, dışarıda patlama olacak” gibi aslı astarı olmayan korkuya, paniğe, dehşete yönelik, “Arka­daşımın annesi konsoloslukta çalışıyormuş, ona da bir tanıdı­ğı söylemiş…” gibi kaynaklarla yayılıyor genellikle bu haberler. Bunlar sağlıklı değil, olabildiğince mesafeli durmak ve yapabildiği­miz kadar da insanlarla ilişkileri­mizde bu tür haberleri yaymadan önce bir doğruluk süzgecinden geçirmemiz gerekiyor. Diyelim ki biz yetişkiniz, paniğimizi kont­rol edebildik bir noktaya kadar: “Dur bakalım, doğru mudur? Yalan mıdır?” diyebildik. Ama çocuklarımız için bu daha zor. Eğer Twitter, Facebook gibi sos­yal ağları kullanıyorlarsa onlara sağlıklı adresleri takip etmelerini söyleyelim. “Bak kızım/oğlum, bunların dışındaki şeylere itibar etme. Bizden doğruluğunu teyid ettirmeden böyle bilgilerle hare­ket etme.” Çünkü bu tür bilgiler, korku ve panikle insanı başka şey düşünemez hale getiriyor. Bu da psikolojik savaşın bir parçasıdır.

Hassas günlerden geçiyor ve zıt duyguları bir arada yaşıyo­ruz. İnsanların kutuplaşmasını engellemek, zedelenen güvenle­ri tazelemek adına insanlar bir­birine nasıl davranmalı?

Şöyle bir inancımız var: “Bu uğurda ölenlere ölü demeyiniz, onlar diridirler. Rabbim katında rızıklandırılıyorlar.” Bu olağanüstü ve erişilmek istenen bir mertebe, normal bir ölüm değil. Onun psi­kolojik bir yası olacak; ama o da bir kutlama gibi yaşanmış olu­yor. “Ne mutlu bana şehit babası oldum ya da şehit eşiyim, şehit çocuğuyum” deyip övünülen ve gurur duyulan bir tarafı var. Ama tabiî ki hiç kimsenin kalbini incit­meden yaşamak lazım sevinci de. Ülke bir badire atlattı, bu bir ger­çek. Bunun kutlaması, onuru, gu­ruru ülke çapında da yaşanacak, belki şenlikler de yapılacak; ama hiç kimsenin de özellikle şehit ve yaralıların ailelerinin kalbini de in­citmeden yapmak gerekiyor. On­ların rehabilitasyonu da toplumun bir görevi. Tabiî önce burada dev­lete görev düşüyor. Devlet onlar için gereken çabayı, yara sarıcılığı, şefkati göstermeli. İnşallah daha güzel günleri ya­şarız. Çocuklarımız bir daha bu şey­lere şahit olmazlar. Çünkü çok faz­la yaşadık bunları tekrar tekrar…Bu, alnımızın akıyla ülke ça­pında verdiğimiz bir mücadele. Geçmişte yaşananlardan ders almak bizim için önemli. Adnan Menderes’in asılması hâlâ bizim toplumsal olarak hafızamızda taze duran bir yaradır. O zamanki darbe komutanının söylediği; “Elli kişi çıkıp yürüseydi, protesto et­seydi, biz Menderes’i asamazdık.” demesi yıllardır içimizde yaraydı. Tabi yıllardır korkutulan bir halk vardı. Ama şimdi TSK’nin içerisin­de emir-komuta zincirini kıran bir grup vatan haini bunu yaptı. Böyle bir olayın ardından bize ve devlete düşen ders almaktır. Bizim birbiri­mize daha anlayışlı, daha şefkatli ve daha kucaklayıcı olmamız la­zım. Birbirimizin dinine, ırkına, et­nik kimliğine, mezhebine bakma­dan, ayırıma gitmeden birleştirici olmamız ve benzer noktalarımızın altını çizmemiz lazım. Yani farklı­lıkların değil de benzerliklerin altını çizmeliyiz. Aynı bayrağın altında, aynı topraklarda yaşıyor olmak, ortak kültüre sahip olmak bir­leştirici noktalarımızdır. Bunlara dikkat çekerek kardeşliği güçlen­dirmemiz lazım. Geçmişimizdeki kayıplara bakarak Menderes’i, Polatkan’ı ve arkadaşlarını düşün­düğümüzde, bu kayıpları tekrar yaşamamak için, Türkiye’nin tek­rar 30–40 yıl geriye gitmemesi için bizim birliği ve bütünlüğü her zamankinden daha fazla ilikleri­mize kadar hissetmemiz gerekir. Güzel bir manzara vardı; örtülüsü, çarşaflısı, sakallısı, mini eteklisi, abdestlisi, sarhoşu hepsi tek bir şey için bir aradaydı… Olması ge­reken çizgi bu. Herkesin günahı, alışkanlıkları ya da bize ters gelen davranışı kendi mahremidir. Be­nim özgürlüğümü kısıtlamadığı sürece benim için bir problem yok. Allah’ın emirleri çok çeşitli. Ben elimden gelenleri yapmaya çalı­şıyorum. Bana zor gelenler, kolay gelenler var. Bir başka Müslüman kardeşime bazı emirler kolay gel­miştir; ama benim yaptığım şey zor gelmiştir. Onu bundan dolayı ayıplayamam. Örtülü değil ya da benim gibi düşünmüyor diye bir­birimizi kınamamalı, dışlamama­lıyız. Kimseyi ötekileştirmeden; “Bu topraklarda yaşıyorsak, aynı bayrağın altında kalbimiz çarpı­yorsa o benim kardeşim” diyebil­memiz lazım. Bu bayrağın altında özgürce Süryaniler, Ermeniler de yaşamak istiyor. Dinimin bile aynı olması gerekmiyor. Allah onlara “Yaptıklarından sorumlusun.” de­miş. Onun sorumluluğu Allah’a, bana değil. Allah onu muhatap kabul etmiş, benim tekrardan jandarmalık yapmama gerek yok. Bizim birbirimizi anlamaya ve ka­bullenmeye ihtiyacımız var.

Devamı Bizim Aile Eylül sayısında…

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*