Düşünceler

Bizden istediği…

Avuçlarımızda bildiğimiz ömrümüzü, kayıtlı kelepçelerden kurtulduğumuz vakit yaşamak mümkün olsa gerek. İnsan denilen âcizin bahtına şu dünyada neler düşmüyor ki! En müferrah gününde sevdikleriyle hasbihali arzuladığı gibi, zor anında da görmek istiyor aynı simaları etrafında. Gelgelelim araya inşa edilmiş onca bentten gayr-ı mümkün sevdiklerimize urûcumuz. Anlık öfkeyle sarf edilmiş bir söze, ya bir kıskançlığa yahut da umursamazlığı giyinmiş kibre kurban olur da, kaht u galâsını çekeriz kalbimize karîn olanların. Yüzer kapılı saraylar kapısında durup daha o kapıyı çalmadan, naçar viraneye döner yüreklerde. Mesafeli durmanın iyiliği o kadar iyi olmanın tesellisi bize. Hakikatte katlanmak istemeyişimize, bu müfsid duygularımızı ya da hallerimizi törpülemeyişimize en fazla anlam yüklediğimiz gafletimiz iken. “Yetinmek” anlamını “en iyisi uzak olmak” ile buluveriyor. Mecalsizliğimiz etrafımızı sarıp sarmaladıkça ne simalar, ne sesler, ne de yürekler buluşabiliyor. Örümcek ağı misali, dünyalık heveslerle, olmadık çekişmeler araya girdikçe insan yüreği affetmeyi erdem bilmenin aksine çokça hırpalandığı bahanesine çıkıp gurur tahtına kuruluyor.

Her daim aciz beşere toprağın üstü yetmiyor ki arada niza çıkıyor ne yazık! İster madde olsun, ister ise başka türlüsü bizi muhabbetten ve samimiyetten mühmel bırakan. Her ne bahane ise aramızdaki buz dağları, göründüğünden daha çok ruhumuza ayazlar estiriyor. Müslümanlığımızı, insanlığımızı, kulluğumuzu… Maddi-manevi gasbından kurtarmak yerine peşi sıra sürükleniyoruz ihtiraslarımızın… Pırlanta misal vasıflarımıza birer soru işareti ile yazılıp gidiyor sayfalarımız. Ömürler tükeniyor, imtihanlar karışıyor nefis ve şeytanla cenk etmeyi bırakınca sevip-sevebileceklerimizin cümlesine. Nedendir ki Rabbimiz yedi kebaire eklemiş bu maddeyi de?

Gittiği yer pek de hayır olmayan kör bir inat sürükler bizi. Kimseyi sevmek ya da kimseye katlanmak zorunda olmadığımız (?) sözüne tutunup, küsufa tuttururuz diğer duygularımızı.  Mağlup olmuş hislerimiz özgürleşmiş kisvesini takınarak kâzib bir rahatlık alır özümüzü. Kırılıp, incitildiğimizi daha da ötesi tükendiğimizi durmaksızın kendimize gururla telkin edip. Gurur dediğimiz aldanmak, sırf nefsimizin elinde oradan oraya savrulmak! Nihayetinde çetrefilleşmiş kulluğumuzdan sirkat ederken buluruz kendimizi. Maddenin içinde kaybolmuş bizler fıtratımızın manasından uzaklaştıkça, elem duymak yerine, rahata ermiş gibi hissederiz. Bunda bir gariplik ya da bir tezat olmalı değil mi sizce de? Özrümüz kabahatimizden büyüktür oysa. Bize dair ve bizi biz yapan insani, ahlâki ve vicdanî varlıklarımız nerede kalır? Nereye emanet bırakılır? Ama hastalıklı kalbimizin ve hacaletli tavırlarımızın, galat ve kusurumuzun tercümanıdır vicdanımız. Bir yerlerinde mahfi bir sızı berdevamdır. Gecemizin zulmetini kendimize dahi itiraf edemeyiz ki, baskın hırsımız yahut da hasûd öfkemiz daim susturmaya yeter onu. Bırakalım itirafı-itirazı daha o zımnî hakikatin dile getirilmesine, onu çağrıştıracak kelimelerin sıralamasına bile zinhar müsaade etmez. Yer-gök memnun değildir halimizden.

Ne kadar da asandır nur içre girmek oysa. Yansıdıkça parlar, parlak birer aynaya sahip eder kendine dâhil olanları da.  Bir avuç mağlata ordusu yenilgiye uğratmasın ulvi hislerimizi. İnandığımız “bir” lerin rağmına bozmayalım birliğimizi. “…hususan zihayatlara taalluk eden ef’al ve esma-i İlahiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peyda eylediğim bütün sevdiğim mevcudata…”1 Öncelikli olarak hürmet hakları olan peder ve validemize, ardından ise tüm yakınlarımıza. Gelin bir kenara bırakalım tüm dargınlıkları, kırgınlıkları, kızgınlıkları… Ve hasbeten lillah tekrar sarılalım birbirimize sımsıkı. Tıpkı Rabbimizin emrettiği gibi. İstediğimiz gibi değil, bizden olmamızı istediği gibi…

 

Dipnot:

  • Lemalar, Yirmialtıncı Lem’a/14. Rica s. 256

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*