Kurşun Kalem

 Sultanahmet Camii’nde bir gün

Sultanahmet Camii’nde yaşadığım ve içimi acıtan bir olayı uzun bir süre sonra siz dostlarımla paylaşmak istiyorum…
Öğle namazı için hanımlar mahfilinde ezan-ı Muhammedîyi beklerken telâşla bir hanım girdi kapıdan. Yaşı 70’i geçkin… Başını kapatmaya çalışıyor fakat beceremiyordu bir türlü. Yaşlı hanımların yüzlerine bakıyor, genç olanlara yaklaşıyor, “Ne olur, namaz kılmama yardım edin!” diye âdeta yalvarıyordu. Yardım etmeye çekinen insanlar, başlarını çeviriyor, birbirlerine “Deli galiba?” diyorlardı. Kadın beni de genç gördü sanırım ve yanıma geldi. Ben de mukabele ederek, “Gel canım, otur şöyle” dedim. “Ama ben namaz kılmalıyım” diyordu.
“Tamam, birlikte kılalım ama henüz ezan okunmadı, on dakika var. Hem bu saatte namaz kılmak mekruhtur” dedim. Bu telkinim üzerine beklemeye başladı.
Çantamda olan fazla abayamı çıkarıp giymesini istedim. “Bu siyah çarşaf gibi, ben giymem” dedi. Nedenini sorunca, “Ben Atatürk kadınıyım, atamın yasakladığı şeyi giymem” dedi. O zaman iyice acıdım zavallıya. “Ablacığım, bu sadece bir üst giysisi, pardösü, palto gibi… Çarşaf bile olsa ne zarar verir ki sana?” dedim, “Namaz kılınca çıkaracaksın, burası Allah’ın evi! Âdâba uygun olarak huzura durmak gerekir. Yaratan’ın huzuruna duruyoruz. En yüksek mâkâmda en iyi şekilde olmalıyız. Tören kıtasında askerler bayramlarda nasıl giyinirler? Biz de namaz sırasında tören kıtasında gibi düşünmeliyiz kendimizi”.

Sonra, “Namaz kılmayı bilmiyor musun?” diye sordum. Çocukken anneannesi ile birkaç kere camiye gittiğini söyledi, başladı ağlamaya. “Kızım çok hasta, kanser! Londra’da tedaviye götürdü babası. Onun için benim namaz kılmam lâzım” dedi. O kadar üzüldüm ki çaresizliğine, kendisine sarıldım.
“Kur’ân okumayı biliyor musun?” dedim, şaşkın hâlde yüzüme baktı. Önceden Eyüp Sultan’dan almış olduğum duâ kitabını verdim ve içerisindeki Türkçe duâları okumasını tavsiye ettim. Derken ezan okundu. Namaz kılmak için saf olduk. O kadar heyecanlıydı ki yerinde duramıyordu. “Nasıl kılacağım?” deyip duruyordu. “Ben ne yaparsam, sen de onu yap” dedim. Çok zorlanarak namazı kıldık. Avluya çıktık ve konuşmaya başladık. Daha doğrusu anlattı, anlattı ve anlattı…
Babası elçi emeklisiymiş. Eşi ordudan emekliymiş. Kışları Suadiye’de, yazları Ada’da yaşarlarmış. Çok varlıklı ve köklü bir sülâleymişler. Dedeleri Selânik’ten göçmüş.“Her şeyi dolu dolu yaşadım” dedi, “Tam bir ay öncesine kadar!”. Ve ekledi: “Sonra bir tek evlâdım olan kızımın hastalığının kanser olduğunu öğrendik. Her şey alt üst oldu. Bugün Peygamberimizin doğum günüymüş, bu camide namaz kılıp duâ edersem kızım iyileşebilirmiş…”

Bunun üzerine bildiğim mübarek gecelere dair bilgileri kendisiyle paylaşıp yanımda her zaman taşıdığım Hastalar Risâlesi’nden birkaç devâ okumaya çalıştım. Ayrılırken, “İyi ki sizi tanıdım, çok rahatladım ve çok ferahladım!” dedi. Sabahtan beri, namaz konusunda kaç kişiden yardım istediyse başlarını çevirdiklerini söyledi ve benden kızı hakkında duâ istedi.
Ardından, “Sizinle keşke daha uzun zaman sohbet edebilseydik, bu akşam Londra’ya uçuyoruz kızımın yanına” dedi. Telefon numaramı verdim, “Ankara’ya yolunuz düşerse arayabilirsiniz” dedim. Gözlerinden yaşlar inerken “Mutlaka ararım” diyordu. Avlu çıkışında dönüp el sallayarak uzaklaştı. Rabbim hidayet nasip etsin, kızına da şifalar versin!

Bir yıl sonra…
Bir yıl sonra beni aradı o hanımefendi. Telefonda çok zorlu bir süreç yaşadıklarını, ne yaptılarsa kızını kurtaramadıklarını anlattı. Eşi ve kendisi namaza başlamışlar. “Altı aydır kesintisiz kılıyoruz namazlarımızı” dedi. Verdiğim Hastalar Risâlesi’ni sürekli kızına okuduğunu, kızının hiç şikâyet etmediğini -hastalığı boyunca- söyledi. Hattâ rahmetli şöyle demiş: “Anneciğim, bu hastalıktan ölürsem de, kurtulursam da her türlü kazançlı çıkacağım. Lütfen o ablayı arayıp benim adıma teşekkür et! Eğer bu gerçekleri bilmeseydim bu kadar acıya dayanamaz, intihar ederdim. Hem dünyam, hem ahiretim berbat olurdu. Allah’ın bana takdir ettiği şeyin en güzel son olacağına inanıyorum artık!”

Bu sözlerin ardından, bir ay sonra umre yolculuğuna çıkacaklarını, hac için de müracaat ettiklerini söyledi. Çok sevindim. Umre dönüşü beni aradı. Tevafuk, İstanbul’da idim. Ve yine güzel bir tevafuk olarak Kadir Gecesi ilk tanıştığımız yerde, Sultan Ahmet Camii’nde buluşmak üzere sözleştik. Söylediği mekâna gittiğimde beni bekliyordu. Gözlerime inanamadım. “O kadın bu olamaz” dedim içimden. Pür tesettür beyazlar giymiş, nur gibi bir hanımefendi karşıladı beni. (Adı “Şenay” idi, Hazreti Rabiatü’l-Adeviye’nin hayatını öğrenip bu değişimi, adını “Rabia” ile değiştirerek taçlandırmış.)

Boynuma öyle bir sarıldı ki sanırsınız kırk yıllık dostuz. Ağlayarak, “Kızımın mutlu ölümünün ve bizim bu duruma gelmemizin mimarı evvel Allah, sonra sensin kardeşim! Adının mânâsına çok uygun bir kulsun. Seçkin, seçilmiş…” dedi.
“Estağfirullah” desem de “Hayır!” dedi, “O gün ben seni burada görmeseydim, asla dinimi öğrenemeyecektim. Kızım, sizin için son nefesine kadar duâ etti. Biz de eşimle son nefesimize kadar duâ edeceğiz hakkınızda. ”

O gün öyle bir Kadir Gecesi geçirdik ki, o gece kelimelerle anlatılamaz. Yanımda götürdüğüm yiyeceklerle, cami avlusunda birlikte iftar yaptık. Akşam namazımızı kıldık. Yatsı ezanı okununcaya kadar çimlerin üzerinde telefonumdan Risâle-i Nur okudum. İman hakikatleri çok ilgisini çekti. “Bu kitapları nereden bulabilirim?” dedi, ertesi gün tekrar buluştuk Beyazıt Meydanı’ndan ve sahaflardan bütün külliyatı satın aldı.
Allah kavuştursun, şu an hac sırası beklemeye devam ediyorlar. İstanbul’a gittiğimde bazı zamanlar buluşuyor, uzun sohbetler ediyoruz.

 

Osman Zengin

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*