Kapak

Türkiye’de ve dünyada kadın mağduriyetleri: Tespitler ve çözüm önerileri

İSLÂM VE KADIN

Prof. Dr. İlyas Üzüm

Her şeyden evvel insan olan, sonra da anne, eş, iş hanımı olarak toplumda hayatî görevler üstlenen “kadın” ne yazık ki geçmişte olduğu gibi günümüzde de çeşitli mağduriyetlere uğramaya devam ediyor. Evde, sokakta, iş hayatında türlü biçimlerde gerçekleşen mağduriyetler sadece bir coğrafya, bir ülke, bir kültürle sınırlı kalmayıp az-çok değişen ölçeklerde dünyanın her yerinde kendini gösteriyor. Kimi yerlerde fizikî şiddete maruz kalmak, kimi yerlerde eğitim hakkından yoksun bırakılmak, kimi yerlerde aşağılanmak, kimi yerlerde cinsel istismara uğramak gibi farklı mağduriyetler bazen de maalesef cinayetlere kurban gitmelere kadar varabiliyor.

Yazılı ve görsel medyada hemen her gün ülkemizde ve dünyada yaşanan kadın mağduriyetleriyle ilgili haberler yer alıyor. Küçük yaşta evliliğe zorlanmalar, aile içi sözlü ve fizikî şiddete maruz bırakılmalar, iş ortamında çeşitli nitelikteki tacizler, çocuklarıyla beraber terk edilip psikolojik ve ekonomik sefaletlere itilmeler, eşi tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürülmeler… neredeyse sıradanlaşıyor. Öte yandan, ülkemizde, söz gelimi, bazı bölgelerde kadınlar miras hakkından mahrum bırakılıyor. Suudi Arabistan gibi ülkelerde sürücü belgesi alma konusunda zorluklar çıkarılıyor. Afganistan’da İslâm Emirliği kız çocuklarının eğitim haklarını alabildiğine kısıtlayan kararlar alıyor.

Kadın aleyhindeki benzer uygulamalar daha doğrusu mağduriyetler dünyanın diğer ülkelerinde de görülüyor. Mesela Avrupa Birliği’nde her 10 kadından biri en az 15 yaşında siber zorbalığa maruz kaldığını bildiriyor; bu mağduriyeti yaşayan kadınlar, saldırgan cinsel içerikli e-postalar, telefon mesajları ve uygunsuz içeriklerle rahatsız edildiklerini belirtiyorlar. Yine mesela, dünya genelinde insan kaçakçılığına maruz kalan kurbanların yaklaşık yüzde 49’u kadınlardan oluşurken, genç kızların da dahil edilmesiyle bu oran yüzde 72’lere kadar yükseliyor.

Araştırmalara yansıyan tabloları aktarmaya devam edersek, mesela, Birleşmiş Milletler Kadın Biriminin yayımladığı verilere göre, dünya genelinde kadınların yüzde 35’i hayatlarının bir döneminde eşleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Bazı araştırmalarda bu sayının kadınların yüzde 70’ine tekabül edebileceği ortaya konuluyor. Dünya genelinde her gün 137 kadın, aile fertlerinden biri tarafından öldürülürken, geçtiğimiz yıllarda kasıtlı olarak öldürülen 87 bin kadının yarısından fazlasının yakın partnerleri veya aileden biri tarafından öldürüldüğü tespit olunuyor. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ise kadınların yüzde 40-60’ı gündelik hayatlarının bir döneminde sokağa dayalı cinsel tacize uğruyor. Arap kadınlarının yüzde 37’si hayatları boyunca bir tür şiddete maruz kalıyor ama bu oranın çok daha yüksek olabileceği belirtiliyor. ABD’de cinsel taciz karşıtı en büyük sivil toplum örgütü RAINN’nin verilerine göre, ülke genelinde her 73 saniyede bir kişi cinsel istismar ya da tacize maruz kalırken, her 6 kadından biri tecavüze uğruyor ya da tecavüz girişimine maruz kalıyor.

Sivil toplum örgütleri ve düşünce kuruluşlarınca yapılan çalışmalar ve anketlere göre, sık sık toplu tecavüz ve vahşi cinayetlerle gündeme gelen Hindistan, dünyada en fazla cinsel saldırının gerçekleştiği ülkelerden biri olarak gözleniyor. Actionaid uluslararası sivil toplum örgütünün geçmiş yıllardaki verilerine göre, Hindistan’da kadınların yüzde 79’u, Vietnam’da yüzde 87, Kamboçya’da yüzde 77 ve Bangladeş’te ise yüzde 57’si bir tür cinsel tacize maruz kalıyor. Latin Amerika ülkesi Brezilya da cinsel saldırıların oldukça yüksek olduğu ülkeler arasında yer alıyor. Brezilya’da vaktiyle yapılan bir çalışmada, tecavüz vakalarından “salgın” olarak bahsediliyor ve her 11 dakikada bir kadının tecavüze uğradığı bilgisine yer veriliyor.

Gerek haber bültenlerine gerekse akademik araştırmalara yansıyan bu mağduriyetler, kültürel kimliğimiz, cinsiyetimiz ne olursa olsun, insanî olarak son derece dramatik bir mahiyet arz ediyor. Dünyanın her yerinde resmi kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve öteki merciler kadına yönelik mağduriyetlerin giderilmesiyle ilgili mücadele veriyorlar. Bazı ülkelerde çok önemli yasal düzenlemeler yapılıyor. Elbette bunları desteklemek gerekiyor. Ancak kadın mağduriyetlerinin hem gadredenler yani zulmedenler hem mağdurlar yani zulme uğrayanlar açısından antropolojik sosyolojik, psikolojik ve ekonomik birçok sebebi olduğu biliniyor. Biz çözüm önerileri olarak burada yazının hacmi ve hedefini gözeterek çok ısa olarak bir kısmına göndermede bulunmakla yetinmek istiyoruz:

  1. Kadın mağduriyetlerinin ferdi plânda en temel sebebi, zulmedenlerin vicdanî değerleri içselleştirememiş olmalarıdır. Dolayısıyla en temel çözüm insanın “insaniyeti” ile barışık yaşaması, diğer bir ifadeyle vicdanî değerleri yeterince massetmesidir. İnsanın manevi donanımlarını ifade eden “insaniyet”, Yaratıcının adalet, rahmet, şefkat, hakkaniyet, meveddet (sevgi) gibi özelliklerinin tecellisi olduğu için fıtrat yani insanî yaratılış; hiçbir şekilde, hiçbir zaman, hiçbir sebeple, hiç kimseye zulmetmeye onay vermez, veremez. Şayet bir kimse şu veya bu sebeple, bir kadına zulmediyor, mesela fizikî şiddet uyguluyorsa kesinlikle insanî değerleriyle çelişiyor demektir. Bu noktada yapılması gereken şey “insanî değerler” üzerinden toplumu eğitmek, olgunlaştırmak; adalet, sevgi, barış ve merhamet temelli olarak yaşamalarını sağlamaya katkı yapmaktır.
  2. İnsanın insaniyetinde bulunan değerler, aynı zamanda İslamî değerler olduğu için ülkemiz ve İslam dünyası açısından kadın mağduriyetlerinin giderilmesi İslâmî değerleri bilmeye ve kâmil mânâda yaşamaya bağlıdır. İnsana imtihan için verilen, sınır konulmayan ve sınırı şer’i ahkam ile belirlenen duygular hariç, bütün insanî değerler en geniş anlamda İslâmî değerlerdir. Bu bağlamda Kur’an’ın ap açık hükümleri olan adaletli davranmak, kimseye zulmetmemek, eşler arasında sevgi ve merhamet eksenli muamele içinde olmak gibi bütün dinî-ahlakî hükümlerin, söz ve bilgi olarak değil, iman, amel ve duygu olarak kavranması ve yaşanması zaruridir. Bunun için somut program olarak dini akıl ve kalbe içeren Risale-i Nur’a atıf yapabiliriz. Kur’an’ın asrımıza ve insanımıza dersi olan bu Külliyat sadece bilgi olarak değil kalp ve duygu olarak da insanları eğitmekte, olgunlaştırmakta, adalet ve merhamet eksenli bir hayata ulaştırmaktadır.
  3. Diğer taraftan “mağdur taraf olarak” kadınların gerek şahsi hayatlarında, gerekse toplumsal rol ve faaliyetlerinde fıtrî ve şer’i hükümlere uyarak yaşamaya çalışması, istismar alanları daraltması ya da kapatmaya çalışması gerekir, gerekiyor. Özellikle sokakta ve iş yerlerinde cinsel istismara ya da tacizlere maruz kalmamaları için “iffetli” olmaya çalışmaları, keza harice çıktıklarında “tesettür”e riayet etmeleri icap eder, icap ediyor. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin detaylıca temellendirdiği üzere, tesettür Kur’an’ın hükmü olduğu gibi kadın fıtratına tamamıyla uygun bir hükümdür. Bu hükme uyulmadığında, gadredenler asla mazur olmamakla beraber, kadınlar, bir bakıma kötü niyet sahiplerine alan bırakmış ya da alan açmış olurlar.
  4. Kadın mağduriyetlerinin, en azından İslâm dünyası ve ülkemiz açısından azalması ve nihayetinde son bulabilmesi için İslam’ın kadınla ilgili hükümleri, Resulullah’ın (asm) örnek uygulamaları hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olunmalıdır. Bu bağlamda şunların hatırlanması gerekir:
  • a) İslâm’da kadın ve erkek her şeyden evvel, Allah’ın şerefli kıldığı “insan”dır, mükelleftir, muhatab-ı İlahîdir, ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır. Şu ayet bunun birçok örneklerinden birisidir: “Erkek müminler ve kadın müminler birbirlerinin velisidirler; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah böyle kimselere merhamet edecektir”. Görüldüğü gibi dinî mükellefiyetlerde ve elde edilecek uhrevi neticelerde kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur.
  • b) İnsanların erkek mi, bayan mı olacağıyla ilgili olarak cinsiyetini belirleme tamamıyla Yaratıcının iradesiyle gerçekleşmektedir. Kur’an’da Yaratıcı bunu şöyle dile getirir: “Allah dilediğine kız çocuğu ihsan eder, dilediğine erkek çocuğu ihsan eder”. Bu bağlamda erkek ya da kadın olmak ne üstünlük sebebi, ne aşağılama sebebi olabilir. Kadın erkeğe, erkeğin kadına saygı göstermesi, bu anlamda ilahî iradeye saygı göstermesi demektir.
  • c) Kur’an’da aile reisliği anlamında “kavvâm”lığın erkeğe verilmesi, aile içi karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yönelik olup fıtrî gerçeklikle uyum halindedir. Bu husus erkeğe kayıtsız bir “egemenlik” vermediği gibi, böyle bir anlayışın sünnette de dayanağı yoktur. Zira Resulullah’ın (asm) hanımlarıyla istişare ettiği, onların gönüllerini aldığı hatta ev işlerinde onlara yardım ettiği sahih hadislerle sabittir.
  • d) Bazılarınca istismar edilen, “nüşûz/aşırı itattsizlik” şartına bağlı olarak kadınların “darb” edilebileceği şeklinde anlaşılan ayeti kerimeyle (Nisa 4/34) ilgili olarak birçok farklı yorum bulunmaktadır. Bunlardan kat’an nazar Ahzab suresinde müminler için örnek olarak sunulan Hz. Muhammed’ın (asm) sünneti düşünüldüğünde, onun (asm) eşlerine, hiçbir zaman, hiçbir vesile ile, hiçbir şekilde “darb” uygulamadığı bilinmektedir. Dolayısıyla sünnet çerçevesinde hareket eden yahut etmesi gereken Müslümanların hanımlara fizikî şiddet uygulamalarının Peygamber uygulamalarında yeri ve dayanağı yoktur.
  • e) İslâm belli şartlara bağlı olarak “çok evliliğe” izin vermiş olmakla beraber, ilgili ayeti kerime “hayırlı olanın tek eşlilik” olduğunu ifade etmiştir. Nitekim Fâtır-ı Hakim yaratılışta insanların ortalama yarısını erkek, yarısının kız yaratarak fıtrî yahut tekvînî emirle tek eşliliği emretmiş olmaktadır. Öte yandan Risale-i Nur’da dile getirildiği üzere, İslâm, zuhur ettiği coğrafya açısından bakıldığında tek evliliği çok evliliğe çıkarmamış, sekiz-dokuzdan azami dörde indirmiş; bunu da “adil” olma şartına bağlamış ve –az önce ifade edildiği üzere-, hayırlı olanın tek eşlilik olduğunun altını çizmiştir.
  • f) İslâm fıkhında kadınlarla ilgili olarak ayet ve hadisler ışığında şahitlik, miras hukuku gibi konulardaki ayrıcalıklı hükümler sosyal şartlar ve gözettiği hedefler bakımından düşünüldüğünde içinde adalet, rahmet ve meveddet prensiplerini barındıran hükümler olarak anlaşılır. Söz gelimi Risale-i Nur’da temellendirildiği üzere, kadının mirasta erkek kardeşin aldığı payın yarısını alması; nafakanın erkeğin üzerinde olması açısından düşünüldüğünde “adalet” olduğu gibi, erkek kardeşi ya da kardeşleriyle samimi kan bağının devamına katkı sağlaması açısından da merhametli bir hüküm özelliği taşır.
  • g) İslâm’da eğitim hakkı diğer bir ifadeyle ilim tahsili cinsiyet ayırımı söz konusu olmaksızın kadın ve erkek için gereklidir. Nitekim Resul-i Ekrem (asm) meşhur bir hadisinde, “İlim öğrenmek kadın ve erkek her Müslüman için vaciptir” sözüyle buna işaret etmiştir. Durum bu merkezde iken, vaktiyle ülkemizin belli bölgelerinde kız çocuklarını eğitim hakkından mahrum etmek veya bugün Afganistan’da bayanların eğitim-öğretim haklarının kısıtlamaya tabi tutulması çok büyük soru işaretleri taşımaktadır.
  • h) İslâm’da kadın hem bir insan, hem bir anne, hem bir eş olarak özel bir fizikî ve ruhî donanıma mazhar kılınmış, fıtratın yüklediği hilkat görevlerini eda etmesi halinde nail olacağı uhrevî kazançlarla tebşir edilmiştir. Söz gelimi, annelik göreviyle ilgili olarak Resul-i Ekrem (asm), “Cennet annelerin ayakları altındadır” buyurmuş, başka bir hadisinde, “Ey Allah’ın Resulü! Kime itaat edeyim?” diye soran sahabiye üç defa annene, dördüncüsünde babana” diye cevap vermiş, salih çocuk yetiştirmenin anne-babanın amel defterinin kapanmamasına vesile olacağını dile getirmiştir. Üstad Hazretleri de annenin çocuk eğitimindeki yerine işaret ederek, “Seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir ki, o dersler fıtratımda adeta maddi vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş; sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum” demiştir.

Sonuç olarak, dünyanın her yerinde değişik nitelik ve ölçeklerde devam eden “kadın mağduriyetleri” insanlığın yüz karası olup insanî ve İslâmî değerlerle taban tabana zıttır. Cinsel tacizden aile içi sözlü ve fizikî şiddete, çocuklarıyla beraber psikolojik ve ekonomik itilmelere mahkum edilmekten sokak ortasında kan-revan içinde bırakılmalarına hatta cinayetlere kadar varan bu mağduriyetlerin giderilmesi için resmi kurumlardan sivil toplum kuruluşlarına kadar her kesim uhdesine düşen vazifeyi yapmalı, bu çerçevede hukuki merciler kanuni düzenlemeler yapmalı, eğitim kuruluşları toplumu bilinçlendirmeli, dinî çevreler İlahî mesajlar ışığında insanî-dinî değerlerin fertlere ve topluma mal olması için yoğun çaba göstermelidirler. Şunu da ilave edelim ki, bütün bu çalışmalarda insan eğitimi merkezi bir öneme sahip olduğu için, günümüz insanını aklı ve kalbiyle irşat eden Risale-i Nur’un hem dinî değerleri içselleştirmeye vesile olması için hem hakkaniyetli ve merhametli insanlar yetiştirmeye katkısı düşünülerek kıymeti bilinmeli, bu eserlerin insanımıza ve dünyaya mal olması için özel gayret sarf edilmelidir.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*