Kapak Röportaj

Emniyetli topluma tahkikî imanla ulaşılır

Sağlıklı ve güvenli toplum için insanların sahip olması gereken değerler var. Her insan bu kazanımları elde ederse, emniyetli toplumun temelini atmış olacağız. Huzurlu bir topluma ulaşmak için yapılması gerekenleri Prof. Dr. İlyas Üzüm’e sorduk. İstifadeli okumalar.

Toplumda meydana gelen bazı olumsuz hadiseler karşısında güvensizlikler meydana geliyor. Bunları önlemek için ne yapabiliriz?

İnsan yaratılışına kodlanan özellikler dolayısıyla çevresinde, ülkesinde hatta tüm dünyada meydana gelen olumsuz hadiselerden dolayı üzülür, yer yer karamsarlığa düşer, güven kaybına uğrar ve derin bir huzursuzluk hali yaşar veya yaşayabilir. İçinde bulunduğumuz “küresel çağ” dünyamızı bir köy haline getirdiği için hemen herkes ekonomik, siyasî ve sosyal alanda olup biten olumsuzluklardan haberdar oluyor ve değişik ölçeklerde ciddi güven sorunu yaşayabiliyor. Bunları önlemenin ya da azaltmanın yolu; a) fertleri güvensizliğe karşı sarsılmaz bir iman ve emniyet hissine, b) karamsarlığa karşı güçlü bir ümit ve iyimserlik duygusuna, c) huzursuzluğa karşı herkesle ve her şeyle -meşru temel üzerinde- barışık bir anlayış ve ruhî itminana ulaştırmaktır. Bu, işin ferdi düzeyine ait boyut. Toplum plânında ise elbette böyle güçlü fertlerden oluşan; a) aileler kurmak, b) kurumlar oluşturmak, c) toplumsal yapılar tesis etmektir. Öte yandan idarî mekanizmada bulunan sorumluların bu tür olumsuz hadiselerin arkasında yatan psikolojik, ekonomik, politik ve sosyal faktörleri tespit etmesi ve buna göre somut çözümler üretmesi gerekmektedir. Zira herkes bilir ki maddî hastalıklar gibi toplumsal hastalıkların tedaviye kavuşturulması da doğru teşhis ve bu teşhise uygun gerçekçi reçetelerin belirlenmesi ve uygulanmasına bağlıdır.

Güvenli ve sağlıklı bir toplum inşa etmek için hangi değerlere sahip olmalıyız?

Hiç şüphe yok ki güvenli ve sağlıklı bir toplum, güvenli ve sağlıklı fertlerden oluşur. Bu bakımdan önce fertleri güven kaynağı olan; a) tahkikî iman ile, b) tahkikî imanın gereği olan yüksek bir ahlâk ile, c) yüksek ahlâkın en önemli umdelerinden olan adalet ile, d) şefkat ve merhamet ile donatmak gerekir. İman, ahlâk ve şefkatle donanmış olan kimselerin kurduğu aileler de sonuç olarak güven ve sağlık soluyan yapılar olacaktır. Bu tür ailelerden oluşan toplum ise küçükten büyüğe doğru genişleyen daireler halinde; a) emniyetsizliğin değil güvenin, b) aldatmanın değil samimiyetin, c) şiddetin değil merhametin, d) ilgisizliğin değil sevginin egemen olduğu sosyal yapının inşasını sağlayacaktır.

Esasında güvenli ve sağlıklı bir toplum kurmak için “değer” aramaya, değer bulmaya gerek yoktur. Zira Yaratıcı adalet, merhamet, muhabbet, cömertlik, iyilik yapmak gibi değerleri insanın varlığına işlemiştir. Başka bir ifadeye Yaratıcının imtihan ve gelişmemize katkı yapmak üzere verdiği sınırlı sayıdaki “olumsuz duygular” bir tarafa, temelde insan olarak herkes ve hepimiz “temel insanî değerler” ile donatılmış olarak dünyaya gönderiliyoruz. Bütün mesele bu temel insanî değerlerimizi İslamî ahkâm ve sünnet çerçevesinde geliştirmekten ibarettir. O halde kısaca diyebiliriz ki, güvenli ve sağlıklı bir toplum inşa edebilmek için yaratılış kodlarımızda bulunan; a) iman etme, b) iyiliğe karşı teşekkürde bulunma, c) hakkaniyetli olma, d) affedici olma, e) başkalarına hiçbir şekilde zarar vermeme, f) yoksula ve güçsüze yardım etme, g) iyilik yapma, i) dürüst olma, j) hikmetin peşinde olma, k) saygı ve sevgiyi merkeze alma… gibi pek çok değerden bahsedebiliriz. Bütün bunları Resul-i Ekrem (asm) şu hadisinde özetlemiş gibidir: “Müslüman; elinden, dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir.”

Toplumsal emniyetin imanî değerlerle ilişkisini açıklar mısınız?

İman deyince maalesef bazı insanların aklına “amentü” diye bilinen esasları sıralamak ya da ezbere saymak geliyor. Oysa iman amentüdeki esasları saymak değil, kalp ile tasdik etmek yani doğruluğunu kesin şekilde onaylamaktır. İman esaslarını kesin şekilde doğrulayan, tasdik eden bir kimse bunun gerektirdiği tavrı sergiler; emniyet, esenlik, barış ve güven insanı olur. Şöyle ki, -Said Nursi’nin ifadesiyle-, iman esaslarının kutbu Allah’a imandır. Allah’a iman ise Onun sonsuz kudret, adalet, rahmet gibi sıfatlarına inanmayı içine alır. Her şey elinde olan sonsuz Kudret ve Azamet sahibine inanan bir kimse Ona itimat eder, Ona dayanır, Onun rahmetinden ümitvar olur, Onun emrine karşı çıkmaktan sakınır. Bu ise mümini bir taraftan adeta nihayetsiz bir emniyete yani güvene ve esenliğe ulaştırırken bir taraftan da başkalarının hukukuna saygılı olmaya sevk eder. İkinci yönü itibariyle mümin toplumda “güven oluşturan” bir konuma ulaşır. Yine mesela iman esaslarından bir diğeri ahirete iman yani iyilikler karşısında İlâhî mükafatın yani cennetin, kötülükler karşısında İlâhî cezanın yani cehennemin hak olduğuna iman etmektir. Yaptıklarından hesaba çekileceğine iman eden bir kimse başkalarının; a) mallarına, b) canlarına, c) namuslarına, d) öteki haklarına asla zarar vermeye çalışmayacaktır. Daha açık ifade etmek gerekirse imanın kalplere bıraktığı “Allah korkusu, azap korkusu, cehennem korkusu” insanı nefsinin her türlü taşkınlığına sed çektireceği için toplumda huzursuzluğa ve güvensizliğe yol açan olaylar, en azından, asgari seviyeye inecektir.

Risale-i Nur, bizlere hakiki güven ortamı sağlıyor. Herkesin içine bir yasakçı bırakarak emniyetli toplumun temellerini atıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, gerçekten önemli bir soru diye düşünüyorum. Çünkü nazari olarak, evet, iman insanları kötülükten alıkoyar, zulümden uzak kılar, güvenli bir toplum inşasında hayatî bir rol oynar. Ama bu iman taklide dayalı bir iman değil, gerçek anlamda kişinin akıl ve duygularına mal olmuş imandır. İşte Risale-i Nur, sizin işaret ettiğiniz gibi hakiki güven ortamı sağlıyor. Neden? Çünkü imanı nazarî olarak yahut bir kimliğin ya da bir kültürün gereği olarak değil; “tahkiki” olarak sunuyor, aklî bakımdan temellendiriyor. Başta Allah’a iman olmak üzere bütün iman esaslarını; a) kainatın/varlığın şahitliği, b) vahyin yani Kur’an’ın mesajları, c) risaletin fonksiyonu, d) vicdanî ve insanî değerlerin ışığında delillendiren bir yol izliyor. Risale-i Nur’a muhatap ve talebe olan, başka bir ifadeyle onun “tahkikî iman eğitimine” giren bir kimse, -elbette ilgi ve seviyesine göre- tahkikî imanı elde eder. İmanını sadece aklına değil, -deyim yerindeyse- bütün insanî duygu, kuvve ve latifelerine içirir. Mesela Allah’a “görüyormuş” gibi iman eder, cennete ve cehenneme “gözünün önünde imiş” gibi iman eder. Bu iman, sizin değindiğiniz gibi zulümlere, haksızlıklara kısacası toplumsal güveni sarsacak bütün kötülüklere karşı kalpte bir “bekçi, bir kalkan, bir polis” işlevi görür. Nitekim Risale-i Nur’un müellifi ve talebeleri onca sıkıntıya, kanunsuz muameleye maruz kaldıkları halde toplumun asayiş ve güvenine zarar verecek en küçük bir faaliyete girişmemiş, aksine toplum güvenliğine katkı yapan bir rol gerçekleştirmiştir. Keza mahkemelerde emniyeti ihlal iddialarına karşı o, “Biz ki beş yüz bin fedakar Nur Talebeleri memleketin her tarafında emniyet ve asayişin fahri, manevi muhafızlarıyız” demiştir. Yine o, kendisini emniyet müdürü hesabına sorgulayan bir yetkiliye gayet vurgulu olarak “Bin savcı ve bin emniyet müdür kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye hizmet ettiğini” dile getiren beyanda bulunmuştur.

Bediüzzaman anarşi ve terörden kurtulmanın yollarını gösteriyor. Toplum olarak bunları nasıl etkili hale getirebiliriz?

Bediüzzaman bir İslam alimi, bir mürşit, bir ahir zaman müceddididir. İslam ise adını barış, esenlik anlamında gelen “slm” kökünden alan bir din, Hz. Muhammed de (asm) “alemlere rahmet olarak” gönderilmiş bir peygamberdir. Dolayısıyla İslam her çeşit şiddeti, ne adına olursa olsun terörü reddetmişitir. Bediüzzaman da ifade ettiğiniz gibi şiddet, anarşi ve terörden uzak durmanın yollarını Risale-i Nurlar ile açıkça göstermiştir. Zira “İman ilminden ibaret olan Risale-i Nur eczaları emniyet ve asayişi temin ve tesis eder. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşei ve menbaı olan iman elbette emniyeti bozmaz, temin eder. İmansızlıktır ki emniyeti ihlal eder.” Öte yandan herkes bilir ki, Bediüzzaman altı bin sayfayı bulan Risale-i Nur’lar ile küfr-ü mutlakın yani mutlak inkarın belini kırmış, bu sayede dolaylı olarak küfr-ü mutlakın altı olan anarşiye de set çekmiştir. Ayrıca o, mesela teröre yol açan unsuriyet fikri yani menfi milliyetçiliği reddetmiş, “milliyetimiz İslam’dır” diyerek dinî kimliğe referans vermiştir.

Bediüzzaman’ın toplumu şiddet ve terörden uzak tutmak için önümüze koyduğu reçetenin, sorunuzda ifade ettiğiniz şekilde- etkili hale gelmesi için kanaatimce Kur’an’ın biz ahir zaman insanlarına mesajı olan Risale-i Nur’a canla başla yönelmek zorunlu görünüyor: a) Ferdi okumalarımızla bu Kur’an dersinden feyizlenmemiz, tahkikî imana ulaşmamız ve her gün okuma ve mütalaalarımızla imanda terakki etmemiz gerekiyor, b) yine Risale-i Nur’ları evlerimizde eş ve çocuklarımızla okuyup müzakere ederek evlerimizi medrese-i Nuriye haline getirmemiz icap ediyor, c) aynı şekilde içinde yaşadığımız dijital çağda iletişim araçlarını kullanarak bu Kur’anî hakikatlerin herkese mal olmasına için yoğun gayret içinde olmamız gerekiyor. Şunda hiç şüphe yok ki Risale-i Nur’dan tahkikî iman, ihlas-ı etem, uhuvvet-i imaniye dersi alan ve Bediüzzaman’ın “sulh-u umumi” yani evrensel barış mesajını bilen ve bunu içselleştiren kişi ve kişiler, bırakalım teröre bulaşmayı-, şiddet ve terörün gölgesinden bile geçmeyecek; aksine toplumun ıslahına, güvenliğine ve esenliğine hizmet edecektir.

Teşekkür ederim.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*