Not Defteri

Hakikat arayışındaki hür kadınlar

Her ne kadar kışkırtma amaçlı Kur’an yakılıp Müslümanlar aleyhine medyada haberler yer alsa da gerçek şu ki günümüzde İslâm özellikle kadınlar arasında hızla yayılıyor. Sosyal medyada hemen her gün yenileri eklenen ihtida öyküleri takip edebilirsiniz. “İslâm kadınları kafes altına alıp, hürriyetlerini kısıtlıyor” diyenler kadınların hele de Batıda İslâma yönelişini nasıl izah etmekte acaba? Meraka değer bir tablo değil mi? Özgürlüğüne pek düşkün Batılı hemcinslerimiz, İslâmda ne buluyorlar dersiniz? Peygamberimiz (asm) hakkında ne düşünüyorlar? Sosyologlar psikologlar kadınların İslâma yönelişini nasıl izah ediyorlar?

İnsanoğlu ne kadar farklı eğlencelerle içindeki o derin manevî boşluğu doldurmaya çalışsa da ancak Allah’a inançla tatmin olabiliyor… Hele de kadınlar, modern hayatın vahşi düzeninde örselenen yaralarını ancak iman hakikatleriyle tedavi edebiliyor. Bu yüzden de kadınlar arasında İslâm hızla yayılıyor. Batıdaki kadınların İslâma yönelişleri yeni bir olay değil. Bu arayışın öncü keşif kuvvetleri var. Düşünen, mütefekkir öncü kadınlar onlar…

Sözgelimi Alman mütefekkir Anne Marie Schimmel’in ‘’Ve Muhammed Allah’ın Resulüdür’’ başlığını taşıyan bir kitabı var. Keza Anna Masala ve Annie Besant’ın da İslam üzerine kitapları bulunmakta.

 

Annie Besant (1847–1933)

İngiliz sosyal reformcu, kadınlara özgürlük hareketinin liderlerinden feminist bir hanım. Hindistan’ın İngiltere’nin sömürgesi olmaktan çıkarmak için mücadele edenler arasında ismi yer almakta.Besant’ın Peygamberimizle (asm) ilgili (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932) bir kitabı da var.

İslâmı ve Peygamberimizin (asm) hayatını incelemiş. Bakın ne diyor: “Büyük peygamberin hayatını inceleyen ve Onun karakterini ve hayatındakileri nasıl yetiştirdiğini ve nasıl yaşadığını bilenlerin insanın üstünlüğünü temsil eden bu Zata karşı derin bir hürmetten başka bir şey hissetmesi mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu çoklarının bildiği şeyler olsa da ben onları ne zaman yeni baştan okusam bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık yeni bir saygı duyuyorum.”

 

Anna Masala (1934-2015)

Roma Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Başkanlığını da yapan Masala’nın, Mevlânâ ve Yunus Emre konusunda önemli çalışmaları var. Masala, 27-29 Eylül 1992 tarihinde İstanbul İlim ve Kültür Vakfı tarafından tertiplenen “İslâm dünyasının 20. Asırda yeniden yapılanması ve Bediüzzaman Said Nursî” konulu milletlerarası sempozyuma da bir tebliğ ile katılmıştı. O tebliğden bir bölüm sunalım size:

 

Mevlânâ’dan Bediüzzaman’a uzanan çizgi

Ben, yirminci yüzyıl sonunda şu kelimelerin anlamlarının unutulması gerektir, diyorum; savaş, dini hoşgörüsüzlük, ırkçılık, açlık, cahillik. Evet, ben Türk hoşgörüsünün bir talebesiyim. Bunun için Said Nursî’nin bir cümlesi, bir emrine bayılıyorum. Kendileri buyurdular ki: ‘Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.’

Gençliğimde, ailemle beraber ilk Türkiye’ye geldiğim dönemlerde, Türklere din hakkında birlerce soru yönelttiğimde, kimse bana ‘Sen Hıristiyan mısın, Müslüman mısın?’ diye sormuyordu. Türkiye’yi sevip sevmediğimi, Mevlânâ ve Yunus Emre mısralarını, Itrî’nin müziğini bilip bilmediğimi, İstanbul’a Bağdat Köşkünden, Çamlıca’dan, Rumeli Hisarı’ndan, Galata Köprüsünden baktığımda mutlu olup olmadığımı soruyorlardı. Sonra dinden konuşuluyordu ve ben birçok Müslümanın, Kur’ân-ı Kerim’den başka, İncil ve Tevrat’ın sözlerini bildiklerini görüyordum. Halbuki bizde Kur’ân’ı bilen Hıristiyan çok az idi. O da benim için büyük bir ders idi.

Sizlere güzel bir anımı anlatmak istiyorum: Güneş batımından şafak vaktine kadar süren sohbetlerin birinde bazı dindar Müslüman arkadaşlarım hiçbir yanlış yapmadan İncil’den cümleler söylediler. İtiraf edeyim ki, yeni bir din sohbetine hazırlanabilmek için ertesi gün bütün şehirde bir İncil aradım. Her zaman hoşgörüye susadım. Bu hoşgörüyü tarihinizde buldum. Osmanlı İmparatorluğunun bütün milletlere, bütün gayrimüslimlere dillerini, âdetlerini ve bilhassa dinlerini koruma imkânını veren hoşgörüsünü gördüm. Bazı yalancı tarihçilerin ne dedikleri beni ilgilendirmez. Meselâ, çok iyi bilirim ki, bugün Yunanlı, Ermeni, Süryani ve Balkan milletlerinin bir kısmı Müslüman Türklerin hoşgörüsü sayesinde yine Hıristiyandırlar, yine ana dillerini konuşabiliyorlar. Ama dinî hoşgörünün en güzel yanını Anadolu’nun büyük ustalarından öğrendim. Yüzyıllardır bütün dünyaya seslenen Mevlânâ’dır: ‘Gel, yine gel, ne isen öyle gel’. Yunus Emre’dir: ‘Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâ’m Seni’ Aynı tasavvuf ruhu ile Bediüzzaman Said Nursî, ‘Kâinatın mayası muhabbettir’, ‘Meşrebimiz muhabbettir’ diyor.”

 

İşte, Batılı kadının İslâma yöneliş sebebini ortaya koyabilecek küçük bir kesit…

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*