İlham

Aciziz!

İki arkadaş yapma çiçek kursuna gitmeye karar vermişlerdi. Ama başlamadan önce bu işin ne kadar zor olduğunu bilmiyorlardı. Uygun kumaşlar alınıyor, kolalanıp boyanıyor, sonra üzerine yapacakları çiçeğin taç yaprakları, dip yeşilleri, yaprak motifleri tek tek çiziliyor, kesildikten sonra sıcak kalıpla şekil veriliyordu.

O gün de yine bir araya gelmişler, hazırladıkları kalıpları kızgın pres ütülerle ütülemeye başlamışlardı. Küçük bir tüpün üzerinde kızdırdıkları pres ütü son derece sıcak olduğu için dikkatsizlik durumunda ellerini yakabiliyorlardı. Bu yüzden yanık merhemi hep ellerinin altındaydı.

Taç yaprakları yaratılışına uygun bir şekilde bir araya getirmek, sonra onları sap yerine geçecek bir tele raptetmek sonra da yeşil yapraklarını grafon kâğıdı ile o sapa dolayarak takmak, fevkalâde zaman alıyor ve oyalıyordu. Ama girmişlerdi bir kere işin içine ve bu güllerin kısa zamanda yetişmesi gerekiyordu. Daha sırada yapılacak birçok çiçek cinsi vardı.

Güller pembe pembe ortaya çıkıp şekillendikçe heveslenip işlerini hızlandırdılar. Ter içinde kalmışlardı. ”Bir çay molası verelim bari” deyip, balkona çıktılar. Yaptıkları işe öyle dalmışlardı ki, gözleri karardığından, gün ışığı altındaki dünyayı yeni görüyor gibi oldular.

Balkonda birçok çiçek vardı. Güller, menekşeler, fesleğenler, camgüzelleri, sardunyalar ve daha başkaları. Çiçeklerle göz göze gelince bir tuhaf oldular. Sonra birbirlerine baktılar ve konuşmaya başladılar.

Ya arkadaşım ben senin şu menekşe tohumların ektiğini hatırlıyorum. İyi bir toprak seçtin sonra sadece suladın. Bundan öte hiç elin değmedi. Başka bir emek vermedin. Bizim kalıpladığımız çiçekler, bunca emeğe rağmen, bunların yanında son derece kötü bir taklit, eksik bir suretten öte geçemez. Şu renklere, şu canlılığa, dizayna bak ne kadar kusursuz. Günden güne büyüyor, serpiliyor, yeni dalları, yeni çiçekleri oluyor. Bunlar da aynı şekilde kusursuz. Bir de tohum mucizesi var. Sonbaharın girişinde, aynı çiçek nokta kadar bir deftere kaydedilip, gelecek baharın sahifesinde neşredilmek üzere, yüzlerce tohum ellerine veriliyor her bir çiçeğin.

Şimdi ben bu yaptığımız çiçekleri yapmaktan vazgeçsem, onlar öylece kala kalır. Kimse parçaları bir araya getirmez. Bir köşede atılmış bir yığından öte geçemez, o parçalar. Eeee, en basit bir işte bile bir fail gerekiyorsa, hiç mi düşünmez insan, yeryüzü sahifesine Allah’ın birliğini ispatlayan bayraklar olarak dikilmiş o çiçekleri kim yapıyor? Kim bereketiyle çoğaltıp, gelecek baharlara aktarıyor? Ben gittiğimiz bu kurstan şunu anladım ki, aciziz ama acizliğimiz, bizim gücümüz, kuvvetimiz… Çünkü insan acizliğini bilmezse Cenab-ı Hakka tam sığınamıyor. Bu açıdan sığınma duygumu arttırdığı için, böyle bir kursa başladığıma yine  de memnun oldum.

Öyle bir coşmuştu ki çayını falan içmeyi unutmuş, Rabbine uzanan bir muhabbetin bir ucunda asıla kalmıştı. Onu övmek istiyordu. O’nun eserlerini sergilediği bu âlemi daha bir dikkatle seyretmek, gezmek istiyordu. Her bir renk, her bir şekil, her bir canlılık, onu heyecanlandırıyor, eşsizliğin, kusursuzluğun, mükemmelliğin ipleriyle onu bağlıyor Rabbine raptediyordu.

”Çayını unuttun” dedi arkadaşı. Çok heyecanlandırdı seni bu tefekkür. Yalnız sana elbette hak veriyorum. Rabbini tanımayan ne kadar bahtsız. Hâlbuki senin de dediğin gibi her şey O’nu anlatıyor, gösteriyor. O’nu gösteren deliller o kadar çok ki, saymakla bitmez. İnsanın kendi yaratılışı az bir mucize mi ki? Bir parmağının ucunu bile yapan, taklit eden olamaz. Görmek, duymak, bilmek isteyene bütün kapılar açık! Elbette ki o kendi kapılarını kapatmazsa!

Bir de baktı, arkadaşı ağlıyor.”Ne oldu bir tanem.” diyerek ona sarıldı. ”Ne yapayım. Bir muhabbet ki, içimi dağladı. Ateş oldu içim. Rabbim de gözyaşlarını imdada gönderdi işte.” dedi. Bir fasıl öyle mahzun ve sessiz oturdular. İnsanlığın Rabbini bulması ve mutlu olabilmeleri için dualar ettiler. Sonra yine işlerine döndüler.

Evlerini süslemek için giriştikleri bu taklit çiçekleri yaptıkça, onları Rablerine tam rapteden acizliklerini hatırladılar hep. Önlerinde canlı çiçek bahçeleri, ovalar, çayırlar, ormanlar açılıp yayıldı. Ne zaman bu işe girişseler, tohumlar açılıp fışkırdı yerlerden. Sayısız çiçekler, o eşsiz güzellikleriyle resmigeçit yapar gibi, önlerinden geçti durdu hep. ”Bize bakın. Bizi görün. Sahibimizi, sahibinizi hatırlayın.”dediler.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*