Kapak

Okur musun?

Stres kelimesi, ilk olarak fizik alanında kullanılmış. Thomas Young, stres kelimesini, maddenin içindeki bir güç ve direnç olarak tanımlamış. Ona göre, bir madde dışarıdan bir kuvvete maruz kaldığında elastikiyeti nispetinde eğilip bükülerek uyum sağlamaya çalışır. Eğer bu dış güç, iç dirençten büyük ise maddede niceliksel bir değişime (kırılma gibi), çok çok daha büyük ise de niteliksel bir değişime sebep olur. Daha sonraları psikolojik bir kavram olarak stres, olağan üstü bir durum, talep veya sınırlama karşısında bireyin yaşadığı gerilim olarak açıklanmış. Daha başka bir tanımlamaya göre ise; stres, herhangi bir tehlike durumunda bireyin kendini muhafaza etmesi için bedeni uyaran hormonsal bir tepkidir: “Savaş ya da kaç!” Günlük hayatta kullandığımız anlamıyla ise, kişinin mutluluğuna ve iç huzuruna etki eden her türlü olay karşısında hissedilen hâlet-i ruhiyenin adıdır stres. (“Çok stres oldum!”)

Stresin burada zikredilen ve zikredilmemiş olan bütün tanımlarını göz önünde bulundurduğumuzda, iki hususiyet ön plâna çıkmaktadır. Bunların birincisi, stres hâlinin ortaya çıkması için dış bir faktörün bulunduğu; diğeri ise bu hâletin organizmayı bütün yönleriyle etkileyen bir konumda olduğudur.

Bize göre; “İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır.” diyerek, bu konuda en güzel açıklamayı Kur’ânî bir pencereden Bediüzzaman getirmiştir. Madem stres denilen hâlet ortaya çıkmak için dışarıdan bir müdahaleyi gerektiriyor, çevresiyle ve çevresindeki her bir şey ile bağ ve ilişki kurma özelliğinin bir sonucu olarak insanoğlu stresi de yaşıyor, diyebiliriz. Bir diğer ifadeyle; insan, bütün kâinatla alakadar olmasının bir gereği olarak, bazı durum ve olaylar karşısında, direnç göster(ebil)diği ölçüde hayatının bütününü etkileyen bir hâlet-i ruhiyeye giriftar olur. (Dediğimiz gibi bazen bu etki değişim şeklinde de olabiliyor.) Bu etkilerin olumlu mu olumsuz mu olduğu, hangi durumda olumlu hangi durumda olumsuz olduğu veya neye göre olumlu neye göre olumsuz olduğu tartışılmaya ihtiyaç olan bir konu. Böyle olduğu hâlde; stresle ilgili öncelikle ve çoğunlukla karşımıza çıkan; stresin sebepleri, belirtileri, etkileri ve onunla başa çıkma yolları hakkında yapılan araştırmalar. Bu nedenle bu konularda çoğu insanın genel bir malumatı olduğunu varsayarak, bu yazıda stresin kendisine dair bir okuma yapmaya çalışacağız.

Öncelikle geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz asrın en önemli âlimi olan Bediüzzaman ve eserlerine bakacağız. Öyle ya, asrın imamı, asrın hastalığı olarak (pek yanlış bir genellemeyle) isimlendirilen stres hakkında nasıl bir bakış açısı sunmuş? Kendisi bu hâli yaşamış mı? Yaşadıysa nasıl bir tavır sergilemiş?

İhtiyarlar Risalesi diye adlandırdığı eserinin bir bölümünde, Hz. Bediüzzaman, Rus esareti dönüşünde uğradığı İstanbul ve oradaki hareketli hayatından sonra vatan hasretiyle gittiği Van’da, bütün eski dostlarının vefatı ve eskiden ünsiyet ettiği yerlerin harabiyeti karşısında yaşadığı üzüntü ve kederi anlatıyor. “…hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar.” ifadeleriyle o anki hüznünden bahseder. Daha sonra Kur’ân’ın bir ayetinin imdadına yetişmesiyle, Mâlik-i Hâkiki’nin Allah olduğunu ve O’nun rahmetine istinad edip O’na bağlandığında, hadsiz acılarına bir yardım bulacağı hakikatini hatırlayarak müthiş bir sürur duyar. Hiçbir şey tesadüfî olmadığı gibi, elbette bu yaşanılan hâl de alelade yaşanmış, olmuş bitmiş bir şey değildir Said Nursi Hazretleri için. Şimdi Bediüzzaman’ın bu kısa, ama pek derin tecrübesini nasıl anlamlandırdığını okumaya devam edelim.

Diyor ki Bediüzzaman; “Nasıl ki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve menfaatdar bir şekil verilsin. Öyle de o hüzünengiz halet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan, mezkûr âyetin hakikatıyla, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi.” Evet, insana verilen her an çok kıymetli. Ve o anları zenginleştiren her bir hissiyat… Kâinat ve içindeki her bir mahlûk bir mektup olduğu gibi, en manidar mektup olan insanın enfüsî âleminde cereyan eden her hadise dahi çok ehemmiyetli manalar ifade ediyor. O mektubu heyecanla açıp okumak, anlamaya çalışmak lâzım gelirken; gayesiz ve tesadüfî bir şekilde önümüze gelmiş, bir dolu sebepler silsilesi neticesinde vücut bulmuş tevehhüm etmek ne büyük bedbahtlık…

Bediüzzaman’ın baktığı noktadan bakınca; stres hem hastalık, hem de kötü ve çirkin olmaktan çıkıyor. Zaten ona göre, günah, sefahet, bid’at ve dalaletten başka nâhoş hiçbir şey yoktur. Stres denilen hâl ancak bir mektuptur ki, okunduğu takdirde insanı âlâyı-ı illiyyine çıkarmaya vesile olur, okunamazsa dünyevi ve uhrevi saadetin selbini netice verir. (Doğru veya yanlış okuma diye bir şey yok, yanlış okunmuşsa zaten okunamamış demektir.)

bizim-aile-subat-24Başımıza gelen herhangi bir hadise, sözgelimi bu yazının yazıldığı esnada, uzun mesai ve enerji sarfı sonrasında bilgisayarın bir anda kapanması ve yazının tamamının silinmesi, literatürdeki herhangi bir tanımlamaya göre kesinlikle stres doğuran bir faktördür. Her şey güzel güzel ilerlerken; beklenmedik bir şekilde yaşanan bu hadise insanın bir ölçüde, önce teslim ve metanet, sonrasında sabır ve tevekkül dirençlerine hariçten uygulanan bir baskı unsuru olduğu ve bu baskının meydana getirdiği sıkıntı ve gerilimin, etki ve değişikliklerin mevcut bulunduğu itibariyle stres denilen şeyin ortaya çıkması beklenir ve çıkar da. “İnsan üzülür, sıkılır, hatta belki de çöker, acı ve elem çeker. Ama okuyabilirse eğer arkasındaki manaları bu ruh halinin; o zaman hepsi geçer, rahatlar, mutlu olur, her şey güzelleşir, daha da sizi etkilemez…” demeyeceğim! Ama sıkıntı binden bire iner, üzüntü neş’eye döner (ki, neş’e bir manasıyla yeniden olan şey demektir) ve ilerideki daha büyük stres sebebi olan hadiselere dayanak olacak derecede insanı değiştiren bir etkiye sahip olur.

Evet, Bediüzzaman’ın tarifiyle ilk olarak yaşanılan durum ya da durumlar insanı bir ateşe sokar; yani sabır, teslimiyet, metanet zembereğini zorlar. Bu aşamada kişi, bu sıkıntıların hakikatte sebeplerin arka arkaya gelmesiyle olmadığını, asıl harekete geçirici kuvvetin Cenab-ı Hak tarafından uygulanıyor olduğunu ve ancak onun izni ve müsaadesiyle sebeplerin böyle teşekkül ettiğini görmekle durum tesbiti yapabilir. Daha sonrasında yaşadığı hâletin onda ne gibi etkiler, değişimler, başkalaşmalar meydana getirdiğini ya da getireceğini anlamaya çalışarak mütalaasını derinleştirebilir. Meselâ muhteşem bir enfüsi tefekkürün neticesinde geldiği noktada, Bediüzzaman, bu hadisenin akabinde edindiklerini şu ifadelerle anlatmış. “O hadsiz arzulara karşı iman-ı bil’âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdâd verdi ki; değil küçücük ve muvakkat, kısa, dünyevî ahbablara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki ebed-ül âbâdda, âlem-i bekada, saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i istimdâd verdi. “

Tabii bu hadise yaşanmadan da Cenab-ı Hak bu neticeyi insana verebilir. Yaşanmasının arkasındaki en birinci sebep O’nun güzel isimleridir. Esma-i Hüsna’dan Kâbıd ve Bâsıd isimlerinin tecelli ettiği bir yer olarak da stres hâli, ayrı bir manayı daha barındırır. Her ismin farklı mertebelerde tecellileri olduğu gibi bu isimlerin tecellileri de çok çeşitli derecelerde oluyor. Elbette sadece başa gelen günlük küçük hadiselerle değil, büyük kayıplar ve ayrılıklar vesilesiyle de Cenab-ı Hak bu hâli insana yaşatabilir, onu esmasının farklı mertebelerde tecellisine mazhar kılabilir. Burada da düşünmemiz gereken herkesin kabiliyeti ve ihtiyacına göre bir imtihanda bulunduğu ve neticesinin de o nispette farklılık gösterecek olduğudur. Ama sonuçta stresin fonksiyonu yine aynıdır.

Her konuda olduğu gibi stres konusunda da sahip olduğumuz belli başlı mitler var. Maalesef bunlar stresin hakikatinin anlaşılmasına engel teşkil ediyor. Bunlardan biri: “Müslüman stres yaşamaz. O her şeye sabır ve tevekkülle bakar ve hiçbir şeye canını sıkmaz çünkü her şeyin fani olduğunu bilir.” Bu ifadelerin manasında esasen hiçbir yanlışlık yoktur. Ancak gayet insanî, üstelik Allah’ın isminin bir tecellisi olarak yaşattığı bir duyguyu kabul etmemek, insanı istemeden pek çok olumsuz duyguya iter. Böyle bir şey hissettiği için utanma, imanını sorgulama, kuvve-i maneviyesini kırarak karamsarlık ve ümitsizliğe düşme bu durumda ilk ortaya çıkacak hissiyatlardır. Görüldüğü gibi stresin kendisi olumsuz bir etki oluşturmuyor. Stres tıpkı musibetler, hastalıklar gibi bir memur-u İlahidir, nötrdür. Onu iyi veya kötüye çeviren bizim fehimimiz, bakış açımızdır.

Oysa ki çok iyi biliyoruz bütün ehl-i imana imam olan Resul-i Ekrem’in (asm) evlâdının vefatı karşısında mahzun olup, “Şüphesiz göz yaşarır, kalp hüzünlenir; biz ancak Rabbimizi hoşnut edecek olanı söyleriz. İbrahim! Senden ayrıldığımıza üzgünüz.” dediğini… Hangimiz Cenab-ı Hakk’a Habibullah’tan daha yakın, ondan daha güzel iman etmiş, O’ndan gelene ondan daha güzel razı olmuşuz ki, onun kabul ettiğini inkâr ediyoruz veya etmeye çalışıyoruz?

İşte stresin içinde bu ve bunun gibi daha çok manalar var. Okuyabildiğimiz kadarını biz zikrettik, diğerleri de bunlara kıyas edilsin. Bu manalar okunmaya başladığında, stresin etkilerini de stres yönetimini de düşünmeye ihtiyaç kalmayacak, ya da bu bilgiler de sağlam bir temele dayandırılmış olacaktır. Çünkü mahiyeti anlaşılamamış bir şeyle ne kadar mücadele edilirse edilsin fayda vermez. Hem insan-ı kâmil olma yolundaki önemli fırsatları tersine çevirmiş, hem de iki dünyamızın saadetini ortadan kaldırarak nefsimize zulmetmiş oluruz.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*