İlham

Ebed dostu!

Yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafa bakarsınız da bir gün, ona dair anılar bir pınardan coşar gibi hayâl sahnenizde akmaya başlar. Derin bir mutlulukla o günleri hatırlarsınız ve gözleriniz dolar. Bir an ma­ziye gidip eski günleri yaşar, belki de o anda anla­yamadığınız nice mutlulukları tekrar yaşar ve keş­federsiniz.

Bazı anılar vardır, fotoğraf karelerinde. Bazı anı­lar da vardır ki fotoğraf karelerine girmemiş ama hafıza arşivindeki yerine öyle bir sağlam tutunmuş­tur ki, en olmadık zamanlarda canlanıverirler ve kaybolmadıklarına, kaybolmayacaklarına dair size mesaj iletirler. Adeta mevsimi geldiğinde uyanan ve içindeki güzellikleri Rabbi namına açıveren to­humlar gibi, tekrar uyanırlar.

Çok yıllar geçmişti üzerinden, o mavi çiçeği göre­li. Yalnız şu var ki bu çiçek öylesine bir tesir icra et­mişti ki duygularında, en olmadık zamanlarda hayâl sahnesinden çıkıyor, aynı canlılık ve aynı duyguları yüklenerek tekrar hayatına giriveriyordu. Genelde bahar mevsimlerinde oluyordu bu. Sanki o çiçek kendi mekânı olan gölün kıyısında tekrar açılmaya durduğu zaman, hafızaya atılan onun manevî bir tohumu da açılıveriyordu aniden.

Hafızasındaki çiçeği de alıp tekrar gidiyordu dağ başlarına. Lacivert küçük gölün kıyısına… Onu gör­düğü ilk günün anısına. “İyi ki tohumunu hafızama da atmışsın. Yoksa her seferinde seni tekrar tekrar seyredemeyecektim.” diyerek, çöküyor çiçeğin kıyı­cığına. “Hoşgeldin!” diyor çiçek.”Geleceğini biliyor­dum. Zira ben nasıl ki, Allah’ın yüceliğini, yaratma­sındaki ustalığı, O’nun erişilmez sanatlarını sergile­mek için buradaysam, sen de o gün O’nun sanatını övmek için kelime arayışındaydın o gün. Senin hay­ranlıkla dizlerinin üstüne çöküp kelimelerin ifade edemeyeceği bir duygu seli içinde boğulurcasına kalakaldığına ben şahidim. Kelamdan, anlatımdan uzak o hal, belki de en güzel kelimeleri içeriyordu. Sen bilemiyordun. Ben de anlayamıyordum ama Rabbim biliyor ve o kelimeleri tek tek ayırıyordu.”

Mavi çiçekle olan bu hasbıhalden sonra, onun belki de gölün başka bir kenarında aynı muhteşem güzellikle, şu anda da seyircilerini cezb etmekte ol­duğunu düşündü. Evet, o oradaydı kesin. Sadece bir yerde değil, belki de birçok yerlerdeydi. Belki bir zir­veye çıkmıştı. Belki bir uçurumun dibinde, belki de bir çayırın çeşitli yerlerine dağılmış, Rabbim’in bir­lik mesajını ilan etmekteydi âleme. O’nu övüyordu her bir zerratı ile. Vazife yeri nerede olursa olsun, hiç itirazsız, hemen görevine başlıyordu. Aşağılar, yukarılar, gölbaşı, dağ başı, bir bahçenin kenarı, bir çöplüğün içi fark etmezdi. Emir verilmiş, görev yeri tayin edilmiş, ona düşen; Rabbi içine her ne gizleyip koymuşsa, görmesi, hayran olması gereken seyirci­lere ilahi birlik mesajının ulaştırılmasıydı.

Hayatı boyunca bu birlik mesajını aldığı, sayısız çiçekler, ağaçlar, hayvanlar, bulutlar, yıldızlar, ay, güneş ne varsa, hepsi elbette ki sınırsız hayranlığını celb etmişti. Hepsi eşsizdi. Ama o mavi çiçek yok mu? Bir anda çarpmıştı. Bir anda onu yerle bir et­miş, toprak etmiş, toz edip savurmuştu. Dünyaya karışmış, kâinata karışmış, kâinatın yaratıldığı en­muzecin içine bir zerrecik olup sığınmıştı. O nokta­dan bakıyordu mavi çiçeğe. Tarif edilmesi imkânsız bir hayranlıkla!

Kime idi bu hayranlık? Kimdi o muhteşem sanatı yaratan, şekillendiren, can ve hayat veren? Nere­den geliyordu bu el değmemiş güzelliğin kaynağı? Hayranlık O’na idi… Tüm övgüler O’nun. Hadi birisi çıksın da, bu çiçeğin daha kim bilir ne kadar yekün tohumlarından birini burada vazife başına koysun da, hiç el değdirmeden o çiçeği böyle inşa ediversin, o tohumun küçücük başı üzerinde. Eğer Rabbim açıklamasaydı, siz nereden bilirdiniz, o tohumun içinde neler yazdığını? Böyle muhteşem bir çiçeğin, hangi ince satırlarla, o minnacık tohumun içine sığ­dırıldığını?

Küçük bir çocuk boyundaki o çiçek, dalları ile yaprakları ile yapraklarının arasından gülümseyen mavi mavi çiçeklerinin letafetiyle, yaratılışın öyle muhteşem bir tablosu olarak çıkmıştı ki karşısı­na, derin bir hayranlıkla olduğu yerde kalakalmıştı. Aynı görüntü, hiç kıpırtısız lacivert gölün üzerine de aksetmişti. İnanılmaz bir manzaraydı bu.

Göldeki akis, çiçeğin aynı olmakla birlikte, göl bir rüzgârla az dalgalansa, gidiverecek bir hayâldi. Aynı dünya hayatımız gibi. Göl kıyısındaki çiçek ise bir gerçekti. İkisi benzer olmasına rağmen araların­da birleştirilmesi imkânsız bir mesafe vardı. Dünya ahiretin bir tarlası, bir ayinesi ise sen de bir arı misal toplayacaksın balını, dolduracaksın manevî hazine­lerini. Seni cezbeden güzelliklerin gerçek hazineleri­ne de ebedi diyarda kavuşacaksın.

Mavi çiçek, hafıza sahnesine öyle bir tohum at­mıştı ki, bahar demez, kış demez, açılıverirdi bazen. Yine misafir olmuştu ona. “Gel!” dedi, “Her zaman buyur. Senin gibi bir misafiri ağırlamak şereftir bana. Seni ben ebedde de görmek isterim. Kim bi­lir ne güzel giyinir, donanırsın da, nasıl arz-ı endam edersin. Ben sana neden hayran olmuştum? Rab­bim için! O gün de yine O’nun için hayran olacağım.”

İşte ebed dostluğu bu… O’nun için sevmek. O’nun için hayran olmak! O’nun için tekrar buluş­mayı istemek… Ebedde buluşana kadar, şimdilik hoşça kal aziz dostum…

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*