Kapak

“Evlilik gibi, anneliğe de önceden hazırlanmak gerek.”

ayşe duman 2Lohusalık döneminde yirmiye yakın psikiyatrik sendrom görüldüğünü belirten uzmanlar, bunlardan en sık rastlananın ise lohusalık depresyonu olduğunu söylüyor. Hâl böyle olunca biz de bu konuyu Op. Dr. Ayşe Duman’la konuştuk…

Öncelikle soralım, nedir doğum sonrası depresyon?

Doğum sonrası depresyon dediğimizde sadece doğuma ait bir şeymiş gibi algılanıyor ama ben buna çok inanmıyorum. İnsanın kişiliğinde var olan bir takım sıkıntılar, doğum sonrası daha kolay ortaya çıkabiliyor. Çünkü doğum gerçekten farklı bir süreçtir. Kadının üzerinde yeni bir canın, hayatın emaneti vardır. Bunun yanında doğumla birlikte kadının, değişen hormonları, fiziksel yapısı ve duygu durumları da var. Bunların hepsi, var olan depresyona yatkınlığı, daha belirgin hale getirebiliyor. Yani şöyle bir şey olmuyor, “Bir insan gayet iyi, rahat, mutlu, huzurlu, depresif bir hali yok da doğum yaptıktan sonra böyle bir hal ortaya çıktı.” İşte ben bunun çok mümkün olduğuna inanmıyorum. Onun için daha gebelikten önce anneliğe hazırlanırken, kişinin kendi duygu durumlarını, hayat algısını, yaşam şeklini gözden geçirmesinde fayda var ki, doğum sonrasında böyle rahatsız edici sürprizlerle karşılaşmasın. Bu konuyu, bu şekilde değerlendirmek lâzım. Ama doğum sonrası bu durum çok sık yaşanıyor. Peki, neden? Çünkü kadının gerçekten kırılgan olduğu bir dönemdir bu. Zaten ekstradan bir güç, performans çıkarması gerekirken, doğumla birlikte olan sıkıntıları da ortaya çıktığı zaman, doğum sonunda ciddi problemlere yol açabiliyor. Onun için bu sürece önceden hazırlanmak lâzım. Çünkü annelik çok farklı bir süreç.

Peki, bu durumun belirtisi var mıdır?

Derecesine göre değişik belirtiler var. Bebeği ağlarken hiç oralı olmamak, emzirmek istememek, durup dururken ağlamak, bebeğe sevgi yerine, öfkeyle yaklaşmak, kucağına almamak, etrafla fazla konuşmamak, uykuların bozulması, iştahın kesilmesi veya çok fazla yemek. Bunların hepsini uyarıcı olarak düşünmek gerek. Bir de şu var ki, bazen de geçici bir duygusal dalgalanmayı, panik şeklinde, “acaba depresyon mu?” diye de algılamamak lâzım. Belli bir dozda olmak kaydıyla, bu geçiş döneminde, duygu dalgalanmalarını kabul de etmek gerekir. İlk bir hafta ara ara ağlamalar, arada uykunun kaçması kabul edilir bir şeydir. Bunun toplamında bir sıkıntı varsa, süreklilik arz ediyorsa ve gittikçe de kötüye gidiyorsa, iyi halleri yoksa meselâ eskiden sohbet etmekten keyif aldığı kişileri görmek istemiyorsa, işte o zaman burada alarma geçmek lâzım. Ciddi boyutta olabilir. Meselâ arada “Bugün canım uyumak istiyor, kimse gelmesin” diyorsa bunun için paniklemeye gerek yok. Onun için neyi, nasıl değerlendireceğimiz konusunda dikkatli davranmalıyız.

Sanırım bu biraz olayları algılama şeklimizle alâkalı. Eğer yaşanılan şeyi tabii akış seyrinde görüp kabullenirsek, atlatmak daha kolay olacak. 

Çok doğru. Çünkü buradaki duygu ve düşüncelerimiz bizim kimyamızı doğrudan etkiliyor. Biz de kimyamızın değişimine göre, bu hislerimizi pekiştiriyoruz. Kimyamız iyiyse, kendimizi daha iyi hissediyoruz, kimyamız kötüleştiği anda da kendimizi daha kötü hissediyoruz. Kimyamız bozulunca, bütün hücrelerimizin fonksiyonları bozuluyor. Bütün hücrelerin fonksiyonları bozulunca da en basitinden kadının sütü gelmiyor. Eğer gerçekleşen bu bozulma olumsuz yöndeyse, orijinal tasarımından ayrıldıysa, lohusalık depresyonunda emzirmede ciddi bir sıkıntı oluyor. Çünkü süt azalıyor, süt azalınca anne daha kötü etkileniyor, ben bu çocuğa bakamıyorum diyor, kendi bedenine küsüyor, bedeninin işe yaramadığını düşünüyor, Böyle ciddi bir kısır döngüye giriyor ve her şey daha kötü hale geliyor. Onun için temel mesele güzel düşünmek. Yaşanılan hadise gerçekten çok güzel. Biz bu süreci, hadiseyi kötü düşünüyorsak, yaşanılan kötülük bize ait olur. Çünkü bu sürecin kötü olma şansı yok. Mümkün değil. Burada yapılması gereken şey, düşüncelerimizi en baştan düzeltmektir. Duygu durumlarımızı etkileyen birçok faktör var. O faktörleri, orijinal tasarımına, yaradılış fıtratına uygun, ilahi kaynaklarla beslenecek şekilde ayakta tutmayı öğrenirsek, yaşadığımız süreci daha çabuk yönetebiliyoruz. Lohusalık için de bu böyle.

Bebeklerde görülen birçok problemin, arkasında annenin gerginliği yatıyor olabilir mi?

Tabi ki kesinlikle. Eğer ki bebeğin fiziksel bir sağlık problemi yoksa uyumuyorsa, gazı varsa, emmiyorsa, sürekli mızıldıyorsa, kesinlikle bunun kaynağı annenin gerginliğidir. Biz enerji olarak birbirimizi çok ciddi oranda etkiliyoruz. Daha doğrusu her varlık birbirini etkiliyor. Çok bilinen bir örnektir, sevgiyle bakılan çiçekler, coşarlar, çiçek açarlar vs. Aynı şekilde çocuklar da böyle. Eğer ki annenin kendi iç dünyası huzurluysa, kimyasal reaksiyonları normal işliyorsa, enerjisi iyiyse, bebek huzurludur. Bu enerji aslında sevgi ve muhabbetin enerjisidir ve anne o enerjiyle bebeğine bakar. O sevgiyi, muhabbeti, şefkati bebeğe akıtır. Bebeğin beslenmekten sonra tek ihtiyacı olan şey, sevgidir. Yani korunuyorum, güvendeyim duygusunu hissetmesidir. Eğer bebek bu duyguyu hissetmiyorsa ki anne de bu duygudan yoksunsa, bebeğine hissettirme şansı yoktur. Anne beceriksizim, yapamayacağım, altından kalkamayacağım duygusunu yaşıyorsa, bebeğine “güvendesin”i hissettiremez. İşte o zaman da bebekte gaz olur, mızıldar, ağlar vs. huzursuz bebekler çıkar ortaya. Bu sefer anne daha çok etkilenir. Çaresizlik duyguları daha da pekişir. Onun için bu kısır döngüye girmeden, önce annenin, kendi iç dizaynını, yaradılışa uygun hale getirmesi lâzım. Bedenine verilen bu sorumluluğu zaten kolaylıkla yapabileceğini net olarak hissetmesi lâzım.

Annelik de tıpkı evlilik gibi hazırlanılması gereken bir süreç öyle değil mi?

Evet, ama bizim hazırlıklarımız genelde maddî boyutta oluyor. Özellikle son dönemde sıklıkça duyduğumuz “baby shower”larla anne ne giyecek? Kime ne alınacak? Gibi hazırlıklarla, zihinler odaklanması gereken noktadan çıkıp, gereksiz işlere odaklanıyor. Gereksiz şeylere odaklanan zihin, doğrudan ve gerçekten uzaklaşıyor. Oradaki sorunlar, maddi şeylerle uğraşılırken görmezden geliniyor ve süreç daha da kötüye gidiyor. Duaya, Cenab- ı Hakkın vermiş olduğu mucizeye, şükre, yani doğru yerlere odaklanmak varken, maddî şeylere odaklanmak zihinsel yapıyı bozuyor. Akabinde de bedenin kimyası bozuluyor.

ayşe duman içBu süreçte eşe ve aileye düşen görevler de vardır muhakkak öyle değil mi?

Bu dönemde annenin yükü ağır ve gerçekten yardıma ihtiyacı var. Bu anlamda sevdiği ve güvendiği kişilerin yanında olması lâzım. Ama maalesef bizim toplumumuzda yanındayım, yardımcı olacağım diye çok fazla müdahaleci bir tavırla, yardımda bulunuluyor. Özellikle anneler, anneanneler, kayınvalideler, görümceler, halalar, teyzeler. Anne, işte bu müdahaleci yardımlardan dolayı, kendini beceriksiz, yetersiz hissediyor. Örneğin “Ben bilirim, sen bilemezsin, nerden bileceksin, ben daha tecrübeliyim, o bebek öyle tutulmaz, altı öyle bağlanmaz, öyle yemek yedirilmez, sen daha öğreneceksin” gibi cümleler annede bir güven eksikliği oluşturuyor. “Ben beceremeyecek miyim? Yapamayacak mıyım? Bu işin altından nasıl kalkacağım?” gibi depresyonunu arttıracak duygulara, düşüncelere sevk ediyor. Onun için yardımcı olma niyetiyle annenin yanında olan kişilerin çok dikkatli davranması lâzım. Ona yardımcı olurken, daima onu cesaretlendirerek, bu işi yapabileceğini, zaten fıtratında olduğunu, bundan dolayı kaygı duymasına gerek olmadığını, kolaylıkla yapabileceğini aktarmak lâzım. Ama “ben şu kadar çektim, benim başıma şunlar geldi” gibi sıkça duyduğumuz sözler, yeni anneyi daha çok kaygılandırıyor. Bu da depresyonu arttırıyor. Zaten alt zeminde de özgüven eksikliği varsa, ben bu işlerin altından nasıl kalkacağım? Gibi bir düşünce varsa, dışarıdan gelen bu tutumlarla, depresyon dediğimiz hâdise daha da artıyor. Müdahale dediğimiz aslında şudur. “Sen yapamazsın, ben yaparım ya da ben senden daha iyiyim.” Müdahalenin altında esasen bunlar yatar. İşte orada sevgiyle, muhabbetle değil de nefsin tatmini için iş görüldüğü zaman, geri tepiyor. O zaman da karşımıza şu söylemler çıkıyor, “Şunu yaptım yaranamadım.” Niyet orada gerçekten onun yanında olmak değil, kendi bildiklerini ön plana çıkartıp, kendini ispatlamaksa bu kötü bir niyet oluyor ve bize negatif dönüyor. Yardım niyetiyle orada bulunan kişinin, niyetini çok iyi sorgulaması lâzım. Gerçekten onun yanında mıyım? Yoksa ben bunları yaparak nefsimi mi tatmin ediyorum? İşte bunu ayırt etmek gerekiyor ki yaptığımız işe yarasın.

Son olarak tavsiyeleriniz neler Ayşe Hanım?

Anne, anneliğe hazırlanırken, babanın da babalığa hazırlanması gerek. Çünkü bu süreci, anne ve baba doğru yönetebildiği zaman, bebek huzurda ve güvende oluyor. Sadece annenin, tek başına bu sürecin altından kalkması beklenirse, bu yükün altından kalkamaz. Çünkü babanın da, baba olarak anne ve bebeğe “evet sizin arkanızda, yanınızdayım, güvendesiniz, korkmayın” hissini uyandırması lâzım. Meselâ, annenin dönem dönem uykuya ihtiyacı olduğunda, bebekle ilgilenip, annenin uyumasını sağlaması lâzım. Baba eve geldiğinde, TV ya da bilgisayarın başına gömülmek yerine, hiç olmazsa bir, bir buçuk saatini, çocuğu ve eşiyle geçirmesi lâzım. Bunlar çok minik ayrıntılar gibi gözükse de yapıldığında çok iyi, yapılmadığında kötü etkileri oluyor. Bunlara dikkat etmek gerekiyor.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*