İlham

Aydınlık günler yakın!

Yıllar var ki, bu ıssız dağ başına bir uğrayan olmamıştı. Dağın bu kesiminde ağaç yoktu ve ağaçlandırılma imkânı da kalmamıştı. Yağmur ile cilalanmış bu kayalar, uzaktan öylesine parlıyordu ki, hiç kimsede orayı gidip görmek hususunda bir arzu uyandırmıyordu.’’ Bomboş, ıssız, hayat imkânı kalmamış bu yerde ne olabilir ki?’’ diyenler tam bu sınırdan geri dönüyorlardı.

Peki, bomboş muydu bu zirveler? Kayaların oyuklarına yuva yapmış tavşanlar, çeşitli böcek ve hayvanlar, yılanlar, bazı yırtıcı kuşlar dışında, kayaların oyuklarına birikmiş ince toz, toprak parçalarının içinde tohum tutup, muhteşem bir şekilde açılmış geven tipi harikulade çiçekler, buraların da boş olmadığının ispatıydı.

Kimseler görmese, bilmese ve duymasa da, bu mahlûkatın terennümatı olan zikirler, dağın hiç kesintisiz rüzgârlarına karışıp, Yaratıcısına ulaşıyordu. Onlar kendilerinden istenen zikir ve vazifeleri hiç eksiksiz ifa ediyorlardı. Böyle kusursuz, mükemmel, fevkalade bir San’atkâr’ın eseri olmak, onlar için bitmez tükenmez bir övünç kaynağı idi.

O San’atkâr adına görünmek, bilinmek, niçin yaratıldıkları idrak edilmek, elbette istedikleri bir şeydi ama ne gam, onlar yaratıcılarını biliyor, en güzel bir şekilde övüyor, kendilerinden istenileni bitamamiha yerine getiriyorlardı ya… Rabbinin güzel isimlerini bu dağın başında haykırıyorlardı ya… Daha ne isteyebilirlerdi?

Bir gün, çok zor çıkılmasına rağmen, idrakli bir kul, bu zirvelere tırmanıp,’’Göreyim Rabbim buralarda da neler yaratmış?’’diyerek, belki de yıllardır ayak basılmamış bu yerlere konuk oldu. Buraya tırmanması çok uzun vaktini aldığı için yorgundu ve bir kayanın dibine oturdu. Uzun uzun soluklandı. Sonra merakla etrafına bakınmaya başladı. Bu arada bir tavşan göz açıp kapayana kadar bir sür’atle görünüp kayboldu. Bir kartal havalanıp, ta zirveye kondu.

Hemen yanı başında bir geven gördü ki, taze çiçekler açılmış. Uçuk pembe. Çiçekleri bir kelebeğin kanadı gibi ince, zarif. Dikkat etti ki, yoğun dallarının arasına gizlenmiş bir sürü uç uç böceği var. Karıncalar kendilerine uygun yollar çizmiş, gidip gelmekteler… Bu boş sanılan yerlerin daha ‘’Hoş geldin!’’ safhasında bile böyle ordular halinde çıkıp görünmeleri, onun kalbini depreme tutulmuş gibi sarstı.

Zikre, muhabbete, cezbeye geldi kalbi. Sanki o mahlûkatın dili ile Rabbini zikretmeye başladı. Muhabbet gözlerinden yaş olup aktı ki, bir damlası gevenin üzerine düştü. Geven şöyle bir silkindi. Sanki daha bir canlandı. Biri vardı ki yanında, onlarla beraber zikrediyordu. Aynı yaratıcıyı konuşuyorlardı. O’nun Rahim, Hakîm ismini, Rezzak, Hayy, Musavvir, Halık ismini beraber söylüyorlardı. O, onların niçin yaratıldıklarını, kime hizmetkâr olduklarını biliyordu.

Uzun zaman buralarda dolandı, ıssız dağ başının misafiri. Rabbinin yarattığı eserleri ve ifade ettikleri anlamları bilerek… Öyle bir sergideydi ki, bu sergide bulunmak bir ihsan, bir ikram meselesiydi. Kimsenin uğramadığı bir dağ başındaki sergiye davet edilmişti. Bulabildiği bütün övgü dolu kelimeleri, Rabbinin isimleriyle birlikte zikrederek, Yaratıcısına takdim etmeye çalıştı. Ne yapsa, ne söylese eksik kalacağını biliyordu. Zira o eksikti, kusurluydu, idraki noksandı ama bütün bunlara rağmen, Yaratıcısı, onun bu sergideki duruş, tavır ve sözlerine değer veriyordu. Yarattığı eserlerdeki anlamı, bu basit kulunun ifade tarzındaki samimiyet Rabbini memnun ediyordu.

Herkes birbirinin kuyusunu kazarken, fani dünya malı için, umulmadık zalimlikler yapılırken, harp, karışıklık, kan gövdeyi götürürken, yetimler, mazlumlar, aç uyuyup, aç uyanırken, bir kısım insanların, aşırı tokluğun getirdiği hastalıklarla boğuştuğu bir hengâmda, bir aciz kul, kimsenin duymadığı, sadece Rabbinin muttali olduğu bu ıssız dağ başında, yaratıcısını övüyordu. İnsanlığın kurtuluşu, yaratılışın hakiki anlamını idrak edebilmesi için dua ediyordu. Rabbi elbette duyacaktı. Sadece bu kulu değil, birçok kulu da bu duayı ediyordu. Rabbi biliyordu. İnşallah güzel, mutlu, ferah, insanlığın yaratılış gayesine uygun yaşanan günler, kullarının dualarıyla yakında gelecekti.

Issız dağ başının yalnız misafiri, gözyaşlarını sildi. Umutla etrafına baktı. Sanki bir müjde, bir ferahlık içine doğmuştu. Elbette her karanlıktan sonra bir aydınlık vardı. Ve belki de o günler çok yakındı…

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*