Kapak

“Farkındalık olmadan yüzeysel bakış cehl-i mürekkebi netice verir.”

1287413690_prof_dr_nurettin_abut_11 copy copyBu ay kapak konumuzla ilgili Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurettin Abut ile konuştuk. Elektrik Mühendisliği Anabilim Dalı Başkanlığı vazifesiyle, başarılı bir şekilde akademik faaliyetlerine devam eden Abut, yıllardır eğitim dünyasının içerisinde yer alan biri olarak ilim ve marifet konusundaki sorularımızı cevaplarken, Türkiye’nin eğitim durumu ve  Bediüzzaman’ın bu konudaki tespitleri hakkında da değerlendirmelerde bulundu. İstifadenize sunuyoruz…

Âlim ve ârif kavramları arasındaki fark nedir?

Kısa tanım olarak âlim bilen olan olarak, ârif ise tanıyan şeklinde tanımlanabilir. Bir bilgisayar veya akıllı telefon makinesinin tüm teferruatını bilen biri, eğer manevi yönü olarak tanımlanabilecek işletim sistemi ve programını tanımamışsa; onun verimli ve tüm özellikleri ile kullanılması ve amacına uygun işletilmesini gerçekleştiremeyebilir. Yani tanımak için tecrübe, kullanmak, onun kullanım amacının farkında olmak gerekir. Bu açıdan bilmek ve tanımak farklıdır. Yazılı kaynaklardan edinilen bilgi kişiyi âlim yapabilir, birçok bilgiye ulaştırabilir; ancak onların tümünü tanımayı sağlayamaz. Bir gıdayı tüm özellikleri ile bilen biri o konuda âlim olabilir. Ârif ise o konunun âlimi kadar bilgi sahibi olmazsa da o gıda ile beslenme ve faydalarını yaşama konusunda onun ârifi olabilir. Bilme analitik, tanımak holistiktir denebilir. Marifet, vahye dayalı ve onunla yoğrulmuş bilgi olarak tanımlanabilir. Bilmek teorik, tanımak ise tecrübîdir.

Bilgelik, bilmek ve tanımak beraberliğinde elde edilir. Hadiste, “Nefsini tanıyan Rabbini tanır.” ifadesi de arif olma ile Rabbini tanıyabilmeyi ima eder. Âlim bir bilen iken, ârif, bir sezen konumunda olup güçlü sezgileri ve olayların arka planına bakma kabiliyetleri vardır. Âlimler daha çok analize tabi tutulmamış safi bilgileri ile ön plana çıkar. Âlim ve ârif, yani bilge kişi anlamadan değil anlamaya çalışarak, akıl-i’zân mekanizmasını kullanarak bilgisizlikten kurtulur. Dolayısıyla ilim ve irfan sahibi olan kişiye bilge, bilgiç yahut entelektüel denmektedir. Yalnız kendisine değil çevresine, insanlığa faydası olur. Kâinatı ve/veya içindeki bazı kavram ve olayları ele alıp deney ve gerçeklikten yararlanarak kurallar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi sahibi âlim olarak tanımlanabilir. Sevgi, istek, tefekkür, düşünüş, anma ve hatır gibi kalpte var sayılan duyguların kaynağı gönül sahibi de âriftir. Âlim maddi duyguların merkezi olan akıl ile arif ise manevi duyguların merkezi olan kalp ile ilgilenir. Yani, âlim bilim diliyle, ârif ise gönül dili ile konuşur. Âlim ve arif birbirlerinin alternatifi olmamalı.

Cehaletin karşısına marifeti koyuyor Bediüzzaman. Peki, marifet nedir? Marifet eşittir eğitim midir?

 Tanımak da demek olan marifet; düşünce ve gayretle, vicdan ve iç anlayışla elde edilen vahye dayalı özel bir bilgidir. Bilgiden farklı bir muhtevadadır. Okuma, öğrenme, araştırma, sentez ve tahlil yoluyla elde edilen ilimden farklı olarak; tefekkür, sezi ve iç müşahede ile elde edilen bilgi marifet olarak tanımlanabilir. İlmin zıddına cehalet, marifetin zıddı ise inkâr olarak söylenebilir. İrfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarına da gelen marifet, “lâtife-i rabbaniye ile duyma, bilme ve hakikati temyize yarayan yeterli malumat”demektir. Yani, gerçeği idrak etme ve kendi iç unsurlarıyla belirleme olarak ifade edilebilir. Yaratıcıyı isim ve sıfatları ile tanımaya marifetullah denmektedir. Bu tanıma, ilmin de yardımıyla vicdanî duyuş, seziş ve bilişten kaynaklanır. İnsan ve kâinatın bilinmezliği, yani neden yaratıldığını, nereden gelip nereye gittiğini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu, modern terimle kâinatın çözülemeyen bilinmezlik sırrını, ilim ile irfan birlikte çözebilir. Marifet, sadece eğitim değildir. Ebedî hayat için verilen akıl, kalp, istidat ve kabiliyetler, enfüsî ve afakî nimetler, yaratıcının istediği çerçevede kullanmak içindir. Marifetsiz eğitimde bazen gerçekleri anlamakta kendi fikir ve anlayışının yeterli olabileceği düşünülüp, nübüvvet kapısı ihmal edilebilir. Yaratıcıyı anlayabilmek, sıfat ve isimlerini algılamak, kâinatı niçin yarattığı, insanı hangi gayeler için gönderdiği ve ona ne gibi vazifeler verdiği, bu âlemden sonra nasıl bir âleme gidileceği gibi ulvî, muhît, ve sınırsız gerçekler akıl ile birlikte marifetle kavranabilir. Marifette yaratıcının mesajı olan vahiy ışığı vardır. Bununla ruhlar eğitilip terbiye edilerek mükemmelliklere yükselebilir.

Risale-i Nur’da cehalet kelimesinden ilginç bir tamlama görüyoruz: cehl-i mürekkep diyor. Bu neyi ifade ediyor?

 Cehalet kelime olarak bilgisizlik, bilmezlik anlamında kullanılmaktadır. Bediüzzaman fakirlik ve ayrımcılık ile birlikte üç düşmandan, üçüncüsü olarak da bunu zikreder. Ancak bilgi eksikliği, gerekçeleri farklı da olsa istenerek ve bilerek yapılan iş değildir. Oysa cehl-i mürekkep, bildiğini zannetme şeklinde görülür. Yani hem bilmiyor ve hem de aynı zamanda bildiğini ve hatta en iyisini veya sadece doğruyu kendisinin bildiğini zanneden bir durumdur. Bu durum cehaletle tanımlanamaz. Bu, birkaç katlı cahillik anlamına gelir. Böyle cahillik belki eğitimle veya eğitilmiş olduğu zannı ile olabilir. Psikolojide, Daniel Katz ve Floyd H. Allport tarafından 1931 yılında ortaya atılan çoğulcu cehalet veya çoğulcu cahillik diye tanımlanan bir kavram vardır. Bir topluluğun üyelerinin çoğunluğu, özelde bir normu reddetmektedirler; ancak yanlış bir şekilde diğerlerinin çoğunun bu normu kabul ettiğini farz etmektedirler. Dolayısıyla, yanlış bildikleri halde bu norma uymaktadırlar. Krech and Crutchfield, “Kimse inanmaz, ancak herkes herkesin inandığını düşünür” şeklinde tanımlar. En bilineni klasik sınıf örneğidir. Bir öğretmen, bazı zor konuları anlattıktan sonra sınıfa dönerek ‘Herhangi bir sorunuz var mı?” diye sorduğunda çoğu kez derin bir sessizlik olur, kimse soru sormaz. Oysa çoğu öğrenci konuyu anlamamıştır. Öğrenciler, soru sorulmamasını diğerlerinin konuyu anladığına yorar ve topluluk önünde daha az zeki öğrenci olarak görünmemek için soru sormaya cesaret edemez. Mehmet Akif Ersoy’a atfedilen “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür.” diye bir söz var. Bunun için, çok okumuşların, mürekkep yalamışların önyargıları aydınlanma ve aydınlatmaya engel olabilir.

Öğrenilmiş cehalet

 İnsanın bilmediğini bilmemesi ve kendisi gibi olanların varlığında kendisi gibi olmayanların az da olsa farkına varamaması öğrenilmiş cehalet denebilir. Bilmeye nispeten meraklı olanların yakalandıkları bir tuzak. Bu, bilmek isteyenin ancak malumat toplar düzeyde kalması anlamına geliyor. Bilmek isteyenin donanımı bunun birinci nedeni. Gazete okuma, televizyon seyretme, internetten rastgele bilgi toplama, daha önceki öğrenilenlerden bir filtre oluşmamışsa, bir “ana fikir ve hayat bilgisi “ gelişmemişse bir şekilde oluşmuş “dünya görüşüne” uygunluk, malumatların kopyalanması için zemin hazırlamış olur. Cehalet, eğitim ve okul görmemişlik iken; öğrenilmiş cehalet de eğitilmiş ve okul görmüşlerin çoğunluğunu tehdit eden bir tuzaktır. Cahil kadar hatta ondan daha kuvvetli ve etkili olan da öğrenilmiş cehalet sahipleridir. Çünkü bir bilgi birikimi olup, öğrenim görüp etki alanını geliştirmiştir artık cehalet. Malumat veya bilgi, amaçların gerçekleştirilmesi için oldukça verimli bir tarladır. Yani bilmemek; ancak bilmediğinin de farkında olmamaktır katlı cahillik. Daha kötüsü ve tehlikelisi de bilmediğinin farkında olmadan bildiğini zannettiklerini ötekine kabul ettirmeye çalışmak veya baskı kurarak zorlamaktır. Buna cehl-i mürekkep denebilir. Öğrenilmiş cehaletin en büyük etkisi insanlarda herhangi bir konuda filtre oluşumunu engellemektir. Normal bir durum olarak görülse de öğrenilmiş cehaletten kurtulmak için daha çok bilmeye, çapraz okumalar ve anlamaya çalışmak itici gücü ile öğrenmeye ihtiyaç duymak gerekir. Bunun giderilmesinde yaratıcının vahiy kaynakları da çözüm olarak uygulanabilir.

Öğrenilmiş cehaletten kurtulmak için dışarıdaki suçluyu aramak yerine önce içerideki suçluyu bulmak gerekir. Yaratıcıyı bilmeyen, tanıyamayan birinin bilmediği konu ve tezleri biliyormuş gibi kabul ettirmeye cehl-i mürekkep tanımı getirir Bediüzzaman. Vahye dayalı konularda yapılan ispatlar ve mantıklı açıklamaları kabul etmeyip kendi bilgilerini mutlak gerçek olarak sunmalarını cehalet ve echeliyet, inkâr ve inat olarak tanımlar. Çünkü ona göre cehalet müthiş bir bataklıktır. Siyasî değişim ve dönüşümlerde dininden korkanların dinden hissesinin örümcek ağı kadar zayıf ve cehalet olarak onu korkutup telaşa düşüreceğini düşünür. Yaratıcıyı tanıyıp onu sevmeyen ve kendini ona sevdirmeyen kimsede sınırsız ve katlamalı bir cehalet olacağını söyler. Yaratıcının bir ölçü olarak verdiği ene veya benlik, bilmediğini de bildirmeyen bir algı oluşturur. Benzer şekilde, yaratıcıyı tüm delillere rağmen kabul etmemeyi cehl-i mutlak olarak tanımlar. Farkındalık olmadan yüzeysel bakış cehl-i mürekkebi netice verir.

nurettin abutİlimde tevazu sahibi olmak ne demektir? Buna nasıl erişilir?

 İnsana yaratılışta sınırlandırılmamış üç temel potansiyel güç yerleştirilmiştir. Ancak bunları, Yaratıcı; kitap ve elçileri ile orta kullanım olarak tanımlanan vasat dozda kullanmayı tavsiye eder. Tevazu da bu potansiyel kullanımın vasatıdır denebilir. Çünkü bilgi, her şeyi bilen tarafından insanlara, ilk insan vasıtası ile hediye edilen bir lütuftur. Bunun farkında olan ise elde ettikleri ile mutlak bilimin sınırlarını anlamaya ve yaratanını tanımaya çalışır. Bu ise kendini beğenmek ve büyüklenmek olan kibir değil, tevazu gerektirir. Bireyin kendisini ve nefsini yaratıcısının huzurunda kulluk mevkiine koyması, insanlara karşı büyüklenme, kibirli ve gururlu olmaması olarak tanımlanabilen tevazu, erdemin ve güzelliğin de göstergesidir. Bazı toplumsal hastalık ve sıkıntının sebebi olan kibrin çaresi, aynı zamanda etkili bir iletişim aracıdır. Bu bilim alanında zor olsa da, Kur’ân’da “Onlar yeryüzünde tevazu içinde yürürler.” şeklinde övülmektedir. Tevazu büyüklüğün alameti ve Allah katında üstünlüğün ölçüsü ve belirtisidir. Gerektiğinde vakar ve ciddiyet gösterip, tevazu konumunu korumak bilimsel alanda daha önemlidir. Çünkü ilim sahipleri, bilgileri ile ötekilerden farklıdır. Bu farkı, sınırsız ilim sahibinin verdiği bir nimet olarak değerlendiremezse tevazu yerine kibre düşme riski bulunmaktadır. Özellikle inanan kardeşlerinin yanında merhametli ve şefkatli olup, diğerlerinin karşısında onurunu korur. Bu durum Kur’ân’da “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar da inkârcılara karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler.” şeklinde bahsedilmektedir. İzzeti ve onuru korumak ile kibir ve gurur birbirine benzerse de farklıdırlar. Zillet ile tevazunun durumları da benzerdir. İlimdeki tevazu iki şekilde görülebilir. Biri öğrendiklerini yaşaması, diğeri de bildiklerini paylaşarak başkalarına da öğretmesidir. Aslında ilim, geçmişten gelen birikimlerle insanlığın ortak malıdır. Bunun bir kısmına sahip olduğunu düşünmek, diğer insanları küçümseme riskini taşır. Bu farkındalık ile ilim sahibi de olsa kibirlenmek yerine tevazu sahibi olmayı tercih eder. Bu durum Kur’ân’da “Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” şeklinde tanımlanmaktadır.

“O’nu tanımak kibir ve gururu değil tevazuyu arttırır”

İlimde tevazu göstermeye iyi örneklerden biri de Hz. Süleyman’dır (as). Çünkü yanındaki bir bilginin, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getireceği söylemine olumlu bakmış, bunun Yaratıcının sonsuz ilminden olduğunu bilerek izin vermiştir. Kendisine birçok ilim verilmiş olmasına rağmen, yanındaki vezir de “Ben peygamberden daha çok biliyorum veya onun yapamayacağı bir işi yaptım” diye kibirlenmemiştir. Çünkü onlar ilmin Yaratıcının sonsuz ilminden verildiğinin farkında idi. İşte ilimde tevazu bu örneklerden anlaşılabilir. Çünkü elde edilen ilim arttıkça mutlak ilim sahibi daha çok tanınır. O’nu tanımak kibir ve gururu değil tevazuyu arttırır. Kendisini ve Yaratıcısını ilim yoluyla tanıyan ve bunu arttıran daha çok tevazu sahibi olur. Yaratıcının büyüklüğü karşısında hiçliğini fark eder. Büyüklüğü gerçek sahibine teslim eder. Çünkü tevazunun merkezi, manevi duyguların da odağı olan kalptir. Kalpte kibir varsa, dil ve simadaki olumlu ifadelere korkaklık veya yağcılık karışmış olur. Kalpte tevazu, hakperestlik ve yumuşaklık varsa görünüş ile uyum sağlanmış olur. Bu durumda ilim arttıkça Farkındalık da artar. Kalpte ben yerine biz geçer. O’na dönüşüm süreci yaşanır. Hayata ve yaptıklarına yansıyarak görünür, anlaşılır. Hayatı ve davranışları; maddi durumu, rütbesi, statüsü, makamı, imkânları ile değişmez. İlmi arttıkça edebi ve tevazusu da aynı oranda artar. Peygamberimiz de “Kim Allah rızası için insanlara tevazu gösterirse, Allah o kimseyi muhakkak yüceltir. Kim de Allah’ın kullarına karşı kibir gösterirse, Allah onu alçaltır” demiştir. Zararlı veya faydalı olabilen ilim, silah gibidir. Kibirlinin kibrini, tevazu sahibinin de tevazuunu artırır. Yağmur veya sulama suyu bazı biberleri acılaştırırken, kavun ve karpuzu tatlılaştırır.

Biliyorsunuz Türkiye’de eğitim problemi değişmez bir gündem. Bir akademisyen olarak nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?

 Türkiye’nin temel problemlerinden biri maalesef eğitim. Sonuç alınamadığı için de deneme yanılma ile çözülmeye çalışılıyor. Eğitim sistemlerinde okulların temel amacı, eğitilenlerin başarısını artırmak ve eğitim eşitliği sağlamaktır. Sürekli geliştirme, değerlendirme ve denetleme etkinlikleri ile öğrenci başarısının artırılması ve eşitliğin sağlamasına çalışılmaktadır. Çünkü eğitim; bireysel, politik, ekonomik ve kültürel gelişim için önemlidir. Eğitimle, insanlığın yaşam standartlarının yükseltilebileceği beklenir. Eğitimbilimciler, okulların amacını, öğrenci açısından akademik başarı, etkili çalışma alışkanlıklarının kazandırılması, sosyalleşme, kendini tanıma ve kendine güven olarak tanımlar. İnsan kaynakları ve maddi kaynakların kullanımında bu amaçlara ulaşmak için yeni stratejiler oluşturulur. Bu amaç, mikro düzeyde okul yöneticisini/yönetimini ilgilendirirken, makro düzeyde ülkeyi ilgilendirmektedir. İyi yetişmiş, yani potansiyelini tam olarak kullanan birey, mutlu birey olarak tanımlanır. İyi bir eğitim sistemi kurabilmiş ülke güvenli bir geleceğe sahip olur. “Ülkedeki eğitim sistemi sonuçları bakımından neden başarılı olunamadı?” sorusunun cevabı ciddi olarak düşünülmelidir. Zorunlu denen seçmeliler sorgulanmalıdır. Öğrenim yaşı, tarzı ve süresi, ulaşım, eğitim faktör ve donanımı, sınav odaklı ve sonuç odaklı olma, öğrenim tarzı, sınavları, üretkenlik, hür ve sorgulayan, eşitlikçi özelliklerin eğitimde ne ölçüde göz önüne alındığı sorgulanmalıdır.

Bediüzzaman’a göre eğitim

Bediüzzaman’ın da eğitim alanında farklı ve yenilikçi tekliflerini çocukluğundan itibaren geliştirerek önerdiği gözlenmektedir. Osmanlı eğitim  sistemindeki sıralama ve içeriğe, hayatıyla itiraz ettiği gibi eğitim amacı ve hedefi ile tarzı, içeriği ve süresi ile ilgili faklı teklifleri olduğu görülmektedir. Ona göre insan bu dünyaya eğitim görerek mükemmelleşmek için gelmiştir. Diğer canlılar gibi hayatı ve devamını sağlayacak bilgilerle gelmiyor. Çünkü ona göre asıl hedef ahiret hayatıdır. Dünya hayatındaki hedefler ikinci derecededir. Birinci derecede Yaratıcıyı anlamaya çalışmasıdır. Ona göre, diğer varlıkların yaratılışı da Yaratıcıyı tanıtma amacı içindir. Kâinat da varlıklar da bir kitaptır onun bakış açısıyla. Yaratıcıyı ve yaratılışı anlama amacının gerçekleşmesi için modern ve çağdaş bilimlerle birlikte vahye dayalı din bilimleri de birlikte verilmelidir. Bu birliktelik iç içe ve birbiriyle yoğrulmuş olmalıdır. Örneklerini daha sonraki hayatında sunduğu, eserlerinde tanımladığı eğitimin başarı oranını arttıracağını belirtmektedir. Bu birliktelik hem gerçeğe kısa yoldan ulaşabilerek, hem de motivasyon kaynağı oluşturarak başarı oranını arttıracaktır. Bediüzzaman’a göre ilk peygamber, ilk insan ve insanlığın babası olan Hz. Âdem’e (as) tüm bilimler yaratılışta öğretilmişti. Vahye dayalı din bilimlerinin fen bilimleri ile birlikte verilmesi, daha kısa ve etkili şekilde gerçeğe ulaşma imkânı sağlar. Ona göre, fen, bilim ve teknolojinin ufuktaki amacı Yaratıcıyı ve ilk insanın geldiği âlemleri anlamak ve orada yaşamaya uygun eğitim almaktır. Bu amaca uygun donanımda yaratılmıştır. Hatta kâinatta her varlık eğitim görmektedir. Bu amaçla insan ve hayvanların cisimleri madde parçacıkları için sanki misafirhâne, bir kışla, bir okul gibidir. Cansız parçacıklar orada eğitilir gibi özellik kazanırlar şeklinde özetleyerek kimyasal değişimleri de eğitime benzetmektedir.

Bediüzzaman için “otantik hayat tarihçesi” özelliği mahiyetini de taşıyan eseri Risale-i Nur, ayetlerden esintiler sunarken onun hayat ve düşünme derinliğini de gösterir. Risalelerde, çocukluk ve gençlik döneminde ülkenin ve özellikle yaşadığı bölgenin problemleri ile özellikle de eğitimi ile ilgilendiği görünür. Değişik bilimleri bilimsel aydınlanma amaçlı öğrenirken Kur’ân’ı anlamaya yöneldiği görülür. İlk yazdığı Muhâkemat ve İşarat’ül-İ’caz eserlerinde, eğitimin de klasik şeklini zorladığı görülür. Çünkü ona göre vahye dayalı eğitim marifet olarak tanımlanır ve huzur-u daimîyi vermekle beraber, her şey yaratıcıyı anlatan ve yansıtan ayna ve pencerelere dönüşür.

“Vahye dayanmayan bir bilimsel çalışma, “bilgi” değil; “vehim” ve “zan” üretir”

Ancak eleştiri çevreleri “modern bilim”in materyalistçe araştırdığı kâinatın, vahye dayalı bir şekilde nasıl ele alınacağına dair bir model veya alternatif eser sunamamışlardır. Dolayısıyla, kâinattaki parçacıklar, oluşumlar ve hareketleri sayısınca delilden mahrum bırakılmaktadır. İşte Bediüzzaman eserleri ile bu alternatifi Kur’ân’dan alarak çağdaş bilimlerle barıştırıp sunmaktadır. Çağımız bilim insanlarının kıyısında ve ondan habersiz beklediği okyanustaki, adına Medresetü’z-Zehrâ dediği sistem entelektüel ilgi beklemektedir. O eserleri ile, kâinatı iman adına araştırmayı modern bilimin determinist (gerekirci) yorumlarıyla bulandıran bir çizgiden uzak olduğu gibi, görünmeyenin belirtileri olan fiziksel evrenin şahitlerinden mahrum taklidî bir imandan da uzaktır. Eğitimde, her iki sapmayı da aşan bir çizgide farklı bir eğitimi öneren, fiziksel evreni modern bilimin materyalist kavram ve yorumlarına mahkûm olmadan, vahye dayalı bir epistemoloji ve yöntemle araştıran model ve donanım sunmaktadır. Eğitimdeki temel problemi oluşturan, fiziksel evrenin (universe) algılanıp yorumunu ve buna bağlı “bilimsel bilgi”yi dert edinen herkesin eserlerini analiz etmesi gerekir. Birçok temel problemi aşacak anahtarlar ortaya çıkacaktır. Çünkü o matematikteki gibi bilim ve hayatta türev almayı önermektedir. Türev ile gereksizlikler atılır. Onun “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” ifadeleri ile gerçeğe ulaşılabilir. Böyle bir eğitim ile gereksiz bilgiler elenerek gerekliler algılanabilir. Bu yapılmazsa, iki ayrı “ilim”den söz edilmez. Vahye dayanmayan bir bilimsel çalışma, Ona göre, “bilgi” değil; “vehim” ve “zan” üretir. Marifet değil, cehalettir. Bu konumdaki biri, “binler fünûnu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echel”dir.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*