Nurdan Sayfalar

İslâmiyet, mârifetle imtizac-ı efkârı emreder!  

Akıl tatil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads -ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir-daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelânın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahi, onu daima mârifet-i Zülcelale sevk eder. Şu fıtrattaki incizap ve cezbe, bir hakîkat-i câzibedâr cezbiyledir.

Bu nükteleri bildikten sonra, şu bürhan-ı enfüsi olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni’dir ki, istidadat- ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan amal ve müyül-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.

İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzahemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin binlerce musibet ve müzahemelere karşı yegâne nokta-i istinad, yine mârifet-i Sâni’dir.

Evet, her şeyi hikmet ve intizamla işleyen bir Sâni-i Hakîm’e itikad etmezse ve alel’amya kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan mürekkep bir halet-i cehennem-nümün ve ciğer-şikafe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlûkat olan ruh-u insaniyetin her şeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinadla bu derece nizam-ı âlemde hükümfermalık, hakîkat-ı nefsül’emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni-i Zülcelâl mârifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, Nokta Risalesi)

***

Üçüncü Cinayet

Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, mârifet, ittifak silâhıyla cihâd edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husûmette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.

(Bediüzzaman Said Nursî, Divân-ı Harb-i Örfî)

***

Hem de düşmanlarımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Tabiî, Avrupa da bundan istifadeyle bizi istibdat-ı maneviyeleri altına aldılar. Bu ittihadımızla bu üç düşman-ı bîinsafa –ve başta da ihtilâf olarak– hücum edeceğiz. Amma, ecnebilere düşman nazarıyla değil, belki saadetimizi, i’lâ-i kelimetullaha bu zamanda vasıta olan terakki ve medeniyete bizi teşvik ve icbar ettiklerinden, dost ve hadim nazarıyla bakacağız. Hem de, ecnebiler medeniyetleriyle beraber kuvvetli olduklarından, taassup ve husumete mahal kalmamış. Zira din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyet’i mahbup ve ulvî olduğunu ef’al ve ahlâkımızla göstermek ve maddeten terakki etmekledir. İcbar ve husumet, söz anlamayan veya anlamak istemeyen vahşîlerin vahşetine karşıdır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Makalât)

***

İşte o desise şudur: “Ey Müslüman, bak nerede bir müslim varsa binnisbe fakir, gafil, bedevîdir. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih ehl-i servettir, demek…” İlâ âhir.

Ben de derim ki:

Ey Müslüman! Biri maddî, biri mânevî, Avrupa rüçhanının iki sebebinin şu netice-i müthişiyle, o neticenin tesir-i muharribanesine karşı, mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört elle sarıl. Yoksa mahvolursun!

Elhasıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren yeistir. Meşhurdur ki, biri demiş: “Eğer bir nokta-i istinat bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acip bir nokta vardır. Demek, bu küçücük insan, nokta-i istinat bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.

Ey ehl-i İslâm! İşte, küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyete çökmüş olan mesâib ve devâhiye karşı nokta-i istinadınız, muhabbetle ittihadı, mârifetle imtizac-ı efkârı, uhuvvetle teavünü emreden nokta-i İslâmiyet’tir

(Bediüzzaman Said Nursî, Devaü’l-Yeis)

Lugatçe:

Muzaaf: iki kat, katmerli

Beliyyat: belâlar

Nokta-i istinad: dayanak noktası

Marifet: bilme, ilim. Kendine has ustalık, hüner, maharet, sanat

İcbar: zorlama, zorla ve isteği dışında bir iş yaptırma, mecbur etme, baskı.

Mesâib: musibetler

Devâhi: büyük belalar, afetler

İmtizac-ı efkâr: fikirlerin, düşüncelerin uyuşması, kaynaşması

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*