Kapak

Dersimiz; “Padişahın talimatları”

Bediüzzaman, Müslümanların mücadele etmesi gereken üç önemli ve büyük hastalıktan bahseder. “Cehalet” hastalığı bunların ilkidir. Herkesin ilim sahibi olduğu, istenilen bilgiye bir “tık”la ulaşıldığı, üniversite mezunlarının çoğaldığı, tekrar ve tekrar hakikatlerin üzerinde  müzakerelerin yapıldığı bir zamanın hastalığının “cehalet” olması, aslında garip bir durum. O halde, herkesin her şeyi bildiği bir zamanın hastalığı “cehalet” olarak tanımlanıyorsa, “cehalet”i, “bir şey bilmemek” tanımından kurtarmalı ki; ne olduğuna dair fikir yürütebilelim.

Yine hatırlarsınız Asrın Bedisi, ahir zamanda kırk vefiyattan yalnız bir iki tanesinin ahiretini kurtardığından, diğerlerinin ise kaybettiğinden bahseder. Kaybedenlerin hepsinin namaz kıldığı şerhini de düşer… Burada önemli bir detay var… “iman kurtarma davası”nın üzerinde ısrarla duran Said Nursî, bu zamanda çokların o davayı kaybetmesinin sebebinin maddiyyunluk” taunu olduğunu söyler. Dindar olmayanlar, namaz kılmayanlar ya da hakikati bilmeyenler kaybedecek demez; aksine bizim önümüze “maddiyyunluk” ölçeğini koyar. Bunun bir taun gibi herkesi kasıp kavuracağı ise hadisi şeriflerden anlaşılmaktadır…

Nedir maddiyyunluk taunu?

 Açık ve net bir tabirle dünyevileşme… Peki, çoğunluğun kaybetmesine sebep olan dünyevileşmenin anlamı ne? Hakikatleri bildiği halde Bediüzzaman’ın tabiriyle “bilerek, isteyerek ve severek dünya hayatıyla meşgul olup, ahireti ikinci plana atmak” Bunun nedeni ne peki? Bir insan neden doğruyu bildiği halde yanlışı tercih eder? Siz hiçbir öğrencinin sınavda çıkacak tüm soruların cevabını bilmesine rağmen, yanlış şıkları işaretleyeceğine ihtimal veriyor musunuz? Sınav öncesi tüm konuları ezberlediğini söyleyen bir öğrencinin, sınavı başarısız geçtiği takdirde, “bir şey bildiğine” inanır mısınız? “Konuları bilseydi, sınavını verebilirdi” dersiniz değil mi? Mesele bilmek değil o halde…

Ne peki?

 Mesele, öğrencinin tüm konuları ezberlemesinde. Ezberlenen konuları pratikte uygulayamıyorsa- mesela bir tıp öğrencisi stajyerlik döneminde hastayı gördüğünde ne yapacağını bilemiyorsa bu öğrenciye başarılı diyemeyiz sanırım- kuru bilgi hiçbir zaman öğrenciyi kurtarmayacaktır. Yani bu öğrenci bir anlamda “cahildir”, bildiklerini uygulamamaktadır… Cahiliyye devrinde şairlerin, kâhinlerin ve bilginlerin olduğunu hatırlayalım. O zamanın önde gelen “meslekî vasıflarına rağmen” biz şu an onların durumunu “cehalet” diye tanımlıyoruz. Çünkü onlar “hakkı bildiği halde, uygulamamışlardı…” İlim sahibi olmak bizi “cehalet” hastalığından kurtarmıyor o halde. Kanımca bu hastalık belli bir ilme sahip olmayı bünyesinde barındırıyor zaten. Asıl mesele bu ilmin kişiyi “maddiyyunluk taunu”ndan kurtarıp kurtarmaması. Zira bugün dünyevileşme hayatımızı zehirli sarmaşık gibi ele geçirdiği halde, hepimiz hakikati sular seller gibi biliyoruz. Bu da başka bir soruyu beraberinde getiriyor… Birçoğumuza ahreti kaybettirecek kadar tehlike arz eden “maddiyyunluk taunu”na sebep olan cehaletin bu denli yaygınlaşmasının nedeni ne?

Ferasetin kaybolması…

 Farkında olma duasıyla yaşantımıza bir göz atalım şimdi… Bir Müslüman’ın giyimi, mütevazılığı yansıtmalıyken; bizim giyimlerimiz enaniyeti, kibri körüklüyor. Bir Müslüman’ın

sofrası nefsi terbiye etmeliyken, bizim sofralarımız nefisleri söz geçiremeyecek kadar şımartıyor. Bir Müslüman’ın evi, yaşantısı ona her daim ahireti hatırlatmalıyken, evlerimiz -bilhassa eşyalarımız- bizi sürekli dünyaya çağırıyor… Önceleri evimize bir misafir geldiğinde önüne koyacak bir tas çorbamız yoksa mahcup olurduk, günümüzde masadaki tabaklar uyumlu olmadığı için mahcubiyet hissediliyor… Varın gerisini siz düşünün bu örneğin…

Müslümanın göze çarpan özelliklerinden olan “üretim,” olmaması gereken ”tüketim”le yer değiştirmiş. Eşler arası hükümleri İslâmiyet gayet açık belirttiği halde, herkes “bence” ve “bana göre”lerle hareket ediyor… Bugün kimse, cevabını bilmediği konularda İslâm’ın hükümlerine bakma ihtiyacı hissetmiyor, kendi aklınca fetvalar çıkarıyor… Herkes kulaktan dolma bilgilerle, araştırmadan, sorgulamadan, mihenge vurmadan herkese göre yaşıyor… “Tahkikî” olması gereken imana rağmen, yaşantılarımız “taklidi” bir hal almaya başladı…

Artık kıyafetler ‘ihtiyaç olduğu’ için değil, “beğenildiği” için alınıyor… İsrafın haram olduğunu aklımız tamamen kabul ettiği halde, “uyum için tamamladığımız kıyafetlerimize,” sadece “günü gelir, lazım olur” diyerek yedeklerini istiflediğimiz kap-kaçaklarımıza, yastık- çarşaf takımlarımıza ulaşamıyor bu hakikatler…

Biz hakikatleri Bediüzzaman’ın ifadesiyle İslâmiyet’i yaşayabilmek için okuyoruz ancak şöyle bir sorunumuz var; İslâmiyet’in hükümlerini bilmiyoruz… İslâmiyet’in mükemmel bir din olduğu dilimizden düşmüyor ama ilmihal noktasında, fıkıh noktasında, hüküm noktasında eksik olduğumuzu düşünüyorum. Risale-i Nur bize helal-haramın önemini anlatır, neyin helal neyin haram olduğunu değil. Risale-i Nur bize günah-sevap denkleminde neye dikkat etmemiz gerektiğini anlatır, neyin günah neyin sevap olduğunu anlatmaz. Risale-i Nur bize namazın önemini anlatır ama “kerahet vaktinde namaz kılmanın mekruh olduğu”nu anlatmaz. Sünnet-i Seniyye’nin önemini anlatır ama nelerin sünnet olduğunu anlatmaz. Müslüman bunu bilmelidir çünkü…

Dinin arz ettiği önemi bilmekle dini yaşamak arasında fark var bence… “Cehalet”i siz nasıl anlıyorsunuz bilmiyorum; ama ben evimde olan “gayr-i zaruri” her eşyaya baktığımda, aile içi kurduğum diyaloglarda, yaşamaya çalıştığım iktisatta, çocuğumun terbiyesinde, kadına İslâmiyet’in koyduğu sınırlardaki bilgisizliğimle hissediyorum bu hastalığı mesela… Birçok konudaki hükümleri öğrendikçe, şaşırıp kalıyorum… Değerli bir yakınımın anlattığı, beni uzun süre düşündüren ibretlik bir hikâye dinlemiştim;

 Padişahın talimatları

 “Vaktin birinde padişahın biri uzun bir sefere çıkmak için hazırlıklara başlamış. Hâkimiyeti altındaki halk, mutlu- mesut, kurallara uyar, padişahın dediklerini ifa etmeye çalışırmış. Yapacağı yolculuğun uzun olacağını bilen padişah ise, bu zaman diliminde halkın bu düzeninin bozulmasını istemediği için, bazı “talimatlar” vermiş vezirine. Kendisi dönene kadar, bu talimatların uygulanmasını istemiş, çünkü halkın huzurunun devamı bu  ‘talimatlara” bağlıymış.

Padişah yolculuğa çıktıktan sonra halkı büyük bir meydanda toplayan veziri, söylenen “talimatlar” ı tek tek okumuş. Belirtilen kurallara uyulması gerektiğini, uymayanları padişahın cezalandıracağını da sözlerine eklemiş. Ve ahali unutmasın diye her sokak başına “talimatları” asmış…

Gel zaman git zaman halkın huzuru yavaş yavaş kaçmaya başlamış. Evlerden kavga sesleri yükselir olmuş, insanlar hırsızlık yapmaya, birbirleri arkasından konuşmaya başlamış. Nedenini kimse anlayamamış ama zamanla çocuklar yaramaz olurken; halkın arasındaki muhabbet içten içte adavet ve hasede dönüşmüş. Önceleri bir parça ekmeği israf etmeyen insanlar yemeklerini beğenmediği için çöpe atmaya başlamış. Ve problemler her geçen gün-üzerine yenileri eklenerek- büyümüş, büyümüş, büyümüş…

Halkın arasındaki düzen ve huzur, yerini kargaşa ve kaosa bırakmış…

“Padişahın talimatlarına” ne olmuş diye merak ettiyseniz, söyleyeyim; Başlarda her sokak başına asılı olan talimatları, insanlar çok önemsediği için(!) evlerine de asmış. Ahali kendi arasında “talimatları” okuma günleri düzenlemiş, kadınlar çocuklarına küçükten talimatları” ezberletmeye başlamış. “Talimatları” daha güzel okuma yarışmaları düzenlemişler sonraları. Kadınlar bir araya gelip, padişahın “‘talimatlar”la ne demek istediğini anlamaya çalışmışlar… Dilden dile geçmiş padişahın talimatları, herkes sürekli “talimatlar”ın öneminden bahseder hale gelmiş bir zaman sonra…

Tüm olup bitenleri şaşkınlıkla seyreden vezirse, padişaha bu garip tabloyu nasıl izah edeceğini düşünmeye başlamış… Nasıl izah etsin ki? Ne diyebilir mesela? Halkı padişahın cezasından kurtaracak geçerli bir mazeret bulabilir miyiz? “Sen Doğruyu biliyordun” demezler mi adama?

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*