Ayın İçinden

Hasan Feyzi Yüreğil (1895-1946)

Bediüzzaman Hazretlerinin Nurs’ta doğduğu gün; Melâmi Tarîkati’nin Şeyhi Hacı Hasan Feyzi Efendi, Denizli’deki tekkesinde bir müjde veriyordu: “Bugün Şarkta büyük bir veli dünyaya geldi. Bu zât, zamanın sahibi, asrın vekilidir!”

Vefatı yaklaşan Şeyh, halifesine, bu müjdenin devamı olan, vasiyetini de bildirir, “Ben, Âhirzaman’ın vazifelisi büyük müceddidi bekliyorum. Vasıfları şunlardır: kendini ‘O’ olarak tanıtırsa bil ki o değildir. Yok, ‘O makam bizden uzaktır’ derse O’dur. Eğer senin sağlığında gelirse, vazifeye devam ederken O’na tâbi’ ol!”

Altmış yıl sonra henüz bu müjdeye şahit olamayan halife, şeyhiyle aynı isimde olan muallim Hasan Feyzi’ye, şeyhlikle birlikte, vasiyeti de devreder, “Eğer siz O zâtı teşhis ederseniz, O’na tâbi olun!”

1943’te Bediüzzaman, altmış dört talebesiyle Denizli’ye getirilir. “Büyük bir âlim gelmiş!” haberi şehre yayılır. Hasan Feyzi Bediüzzaman ile görüşmek ister; fakat Bediüzzaman hapishanedeyken görüşmeleri mümkün olmaz. Risale-i Nur’ları inceleyen mahkeme heyetinin zabıt kâtibi, Hasan Feyzi Ağabeyin mürididir. Kitapları bir bir Hasan Feyzi Ağabeye getirir. Hasan Feyzi Ağabey Risale- i Nur’ları okudukça hakikate kısmen vakıf olur. Okudukları, müjdeyi doğrulamaktadır. Ancak Said Nursî Hazretleriyle bizzat da görüşmek ister. Üstadı tahliye olduktan sonra otelde ziyaret eder. Hasan Feyzi Ağabey, Üstad’ı görünce heyecanlanır ve vasiyette tarif edilen Zât’ın kendisi olduğunu, tâbi olmak istediğini söyler. Hazret-i Üstad; “Yok kardeşim, ben o değilim, galiba sen yanlış geldin…” minvalinde cevap verir. Oradan ayrılan Hasan Feyzi, murâkabeye başlar. Şeyhinin söylediklerini hatırlar: “O zât geldiğinde şu şu vazifeleri yapmak ister. Fakat onlar içerisinde, imân her şeyden üstün olduğu için imân vazifesini esas alır.” Risaleleri düşünür. Her bir cümlesi, imân esaslarını şimdiye kadar görülmemiş bir tarzda ispat edip, ders vermektedir. Artık tam olarak tatmin olan Hasan Feyzi, Üstad’ın yanına gider ve ona intisap eder. Sonrasında müritlerini de toplayarak; “ Bu tarîkat meselesi benim için burada bitmiştir! Zamanın müceddidi buraya geldi, şimdi vazife onundur. Ben şeyhimin vasiyetine uyarak ona tabî oluyorum, tarîkatta kalmak isteyen kendine şeyh bulsun. Benim arkamdan gelmek isteyenler gelsin, Bediüzzaman’a talebe olsunlar!” der. Yıllardır tarîkat dersi alan müridler, bütün tarîkatlerin maksûdu olan hakikat dersini Risale-i Nur’dan alırlar, Nur’ların nâşiri ve talebesi olurlar.

Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde Üstad Hazretlerinin Hasan Feyzi Ağabey hakkında söylediği veciz ifadelere şahit oluyoruz:

“Zât-ı zülcenaheyn… Ehl-i kalb ve gâyet yüksek bir ehl-i ilim ve hakikat…”

“Kıdemli bir muallim ve âlim…”

“Mekteb-i fünunda ve ulûm-u İslamiyede gâyet müdakkik… Çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan… Tam bir samimiyet, metin bir kanaat-i îmaniye.”

“Pek samimî ve hâlis ve fevkalâde beyânâtiyle ve dersleriyle zemin ihzar etti ve gitti… Yerine bir dârü’l-fünûn gelecek…”

1895’te Denizli’de dünyaya gelen Hasan Feyzi Ağabey muallim ve şairdir. 1944’te Üstad Denizli’den ayrılırken; “Hazretinize Buradan Ayrılık Söylemiştim.” isimli o meşhur şiirini Üstad’a verir. 1946’da Üstad’ı zehirleme su-i kastlarının bir yenisi Emirdağ’da tekrarlanır. Aynı gün Hasan Feyzi Ağabey Denizli’de rahatsızlanır. Merhum Hafız Ali Ağabey gibi hakikat yolunda, 13 Kasım 1946’da Üstadına bedel şehîd olur.

Kaynakça: www.risale-inur.org

 

Denizli’den ayrılık zamanı

Çekilip nûr-u hidâyet yine zindân olacak;

Yine firkat, yine hasret, yine hüsrân olacak.

Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm;

Çünkü hicrân dolu kalbim yine hicrân olacak.

“Yine göç var” diye, Mecnûn’a haber verme sakın.

Yine mâtem, yine zâri, yine efgan olacak.

Açılan ol gül-ü Tevhid, sararıp solsa gerek;

Kapanıp Kâbe-i irfan, yine vîrân olacak.

Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yâr;

Ne büyük yâre ki, kimler buna dermân olacak?

Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?

İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.

O, şifâbahş olan envârını sen çeksen eğer,

Bana kim nur verecek, kim bana Lokmân olacak?

Temiz pâk nefsin, âb-ı hayatı bu çölün;

Onu dûr etme ki, her ferd ona reyyân olacak.

Hele ol nur-u şerifın kime değmişse eğer,

Küçücük zerre de olsa, meh-i taban olacak.

Lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim,

Bu küçük kalb-i hazînim yine handân olacak.

Bâb-ı feyzinden ırak olmayı aslâ çekemem,

Dahi nezrim bu ki, canım sana kurbân olacak.

Nazarın erse garip başıma, ey nûr-u Hudâ!

Bugün artık bu hakîr bende de ummân olacak.

Bu anâsır, yüzüne her ne kadar çekse hicab,

Yine haksın; buna şâhit yine Kur’ân olacak.

Kab-ı Kavseyn’den alıp dersim bildim ki ayân,

O güzel nûr-u bedî’, mânevî sultan olacak.

Sakınıp, Feyzi-i bîçareye bahs açma bugün;

Yeni baştan yine şeydâ, yine giryân olacak.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*