Kapak

 “Akrabalık ilişkisinde pazarlık olmaz.”  

ülfet copySıla-i rahmin dinimizdeki yeri ve önemi hususunda Din İşleri Yüksek Kurul Uzmanı Dr. Ülfet Görgülü ile ayetler ve hadisler ışığında bir röportaj gerçekleştirdik. İstifadenize sunuyoruz…

 Sıla-i rahmi nasıl tarif edersiniz? Kur’ân’ın sıla-i rahim emirlerini nasıl anlamamız gerekiyor?

Sıla-i rahim, akrabalık hukukunu gözetmek, akrabalık bağlarını korumak anlamına gelen bir kavramdır. Kişinin yakınlarına ve akrabalarına karşı hem insanî ve ahlâkî, hem de sosyal sorumluluklarını ifade ediyor. Sıla-i rahim kavramının kökenine indiğimizde, bir müminin yüce Rabbimizle olan bağlantısından kaynaklandığını görüyoruz. Rahim ile bizim anlayışımızda anne rahmi kastedilir. Sıla da bağ anlamına geliyor. Dolayısıyla bunu, aynı rahimden gelmiş olmanın, aynı kanı taşıyor olmanın getirdiği bir bağ olarak ifade edebiliriz. Anne ve bebek arasındaki kordon da bir bağdır. Bu bağ, bu kordon bir bebeğin hayatını devam ettirebilmesi için nasıl hayatî bir önem taşıyorsa, aynen bunun gibi sıla-i rahim de manevî bir kordon bağı olarak hayatî önem taşır. Bu yüzden yalnızlaştığımız, Anlaşılmadığımızı düşündüğümüz zamanlarda, dinimizin sıla-i rahimle ilgili olarak öğretilerinden uzaklaşmış olmanın bir nevi bedelini ödediğimizi ifade edebiliriz. Ve bu yüce Rabbimiz ile kurduğumuz bağla da alâkalı. Nitekim Resulullah Efendimiz (asm) kudsî bir hadisinde Cenab-ı Hakkın “Ben Rahman’ım. O akrabalık bağının adı da Rahim’dir. Ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Onunla ilişkiyi sürdürenle ben de ilişkimi sürdürürüm. Onunla ilişkiyi kesenle ben de ilişkimi keserim.” Buyurduğunu söylüyor. Ne kadar uyarıcı, vurucu bir ifade. Yani akrabalık ilişkisi dediğimizde basit bir şeyden bahsetmiyoruz aslında. Bir aile içerisine dolmuş olmanın ne büyük bir lütuf ve nimet olduğunu görebilmemizi istiyor Rabbimiz. Ve akrabalık ilişkisinin bir ucunun Rahman’a uzanan değerli ve anlamlı bir ilişki olduğunu bu hadisle hatırlatmış oluyor. Dolayısıyla akrabayla kurulan bağ, Allah ile kurduğumuz bağ ile irtibatlı olup, birbirini etkileyecek şekilde önemli. Eğer bugün akrabalık ilişkilerinde bir takım bozulmalardan ve uzaklaşmalardan bahsediyorsak, önce dönüp Rabbimiz ile olan gönül bağımızı gözden geçirmemiz gerekiyor.

 Günümüzdeki problemlerin çoğu bu bağı ihmal etmemizden kaynaklanıyor diyebiliriz o halde. Ayet-i kerimede bu bağı kesenlerin“ Onlar ziyana uğrayanlardır” şeklinde tanımlanması ilginç değil mi?

Evet, aslında Kur’ân-ı Kerim’de pek çok surede akrabalık ilişkisi üzerinde önemle durulmuş. Birçok ayette karşımıza çıkıyor. Meselâ özellikle yakınların haklarını vermekten, akrabaya yardım etmekten ve iyilikte bulunmaktan söz ediyor Rabbimiz. Bunları emrediyor. Akraba hukukunu ihlal etmekten sakınmamız gerektiğini ifade ediyor ayetler. Ve bu hukuka riayet edilmediği takdirde fitne ve fesada düşüleceğinden söz ediliyor. “Allah’ın, birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabâlık bağlarını) keserler. İşte onlar ziyana uğrayanlardır” (Bakara Suresi–27 )ve bu manâdaki diğer ayetleri dikkate aldığımızda nasıl bir veballe yüz yüze olduğumuzu daha açık bir şekilde görmüş oluyoruz. Ve yine kitabımızda akrabalıkla ilgili vurgulara baktığımızda, misal zekât konusunda yakın akrabalarımız arasında muhtaç varsa, önce bunları gözetmekle sorumluyuz. Kur’ân-ı Kerim’in ilk indiği Cahiliye Dönem’ini düşünelim. O dönemde de akrabalık ilişkilerine değer veriliyordu. Fakat fazla tarafgirlik yüzünden kan davaları gibi ileri boyut, bir kabilecilik anlayışının olduğunu görüyoruz. İslâmiyet bu ilişkileri ıslah etti. Bununla ilgili temel ilkeler belirledi. Karşılıklı hak ve sorumlulukları merkeze alan bir akrabalık ilişki ağı kurmuş oldu. Dolayısıyla bu öyle bir bağ ki, bir taraftan müspet anlamda onlara karşı sorumluluklarımızı yapmaya çağrılırken, diğer taraftan yakın akraba bile olsa mümin olarak adalet ve hakkaniyetten asla taviz vermeyeceğimiz emrediliyor.

Dinimizde sütanneden, sütkardeşe kadar o bağa riayet var. Muazzam bir olay.

Kesinlikle öyle. Çünkü biz Efendimiz’de (asm) söylemeden önce yaşamayı görüyoruz. Onun tebliği, temsil ile başlamıştır. Dolayısıyla onun ümmetine model oluşu her konuda olduğu gibi sıla-i rahime gösterdiği titizlik anlamında da gıpta edilecek örneklerle doludur. Çevresindeki insanlar da bunun o kadar farkındadırlar ki, hem yakınları hem düşmanları onu bu özelliğiyle meth-ü sena etmeyi tercih etmişlerdir. Şunu demek istiyorum: İlk vahiy geldiğinde Peygamberimizin o dehşetli hâline Hz. Hatice (ra) annemizin teskin edici bir sözü vardır. O sözde “Allah sana üzücü bir şey yaşatmaz, çünkü sen akrabalarınla ilişkilerini sürdürürsün.” diyerek Peygamberimizin (asm) öteden beri bu konuda ne denli hassas olduğunu gösteriyor. Efendimiz Bizans Kralı Heraclius’a İslâm’a davet mektupları gönderdiğinde kral, Efendimiz (asm) hakkında bilgi toplamaya başlıyor. Ve o sırada Suriye’de ticaret için bulunan Ebu Süfyan’ı kralın huzuruna getiriyorlar. Ve Peygamberimizi (asm) tanıyıp tanımadığını soruyor Ebu Süfyan’a. Ebu Süfyan o dönemde henüz Müslüman değil. Müşrik olmasına rağmen krala karşı Efendimiz’i meth-ü sena ediyor. “Bizden Allah’tan başka kimseye kulluk etmememizi, namaz kılmamızı, sadaka vermemizi, dürüst ve iffetli olmamızı ve akrabalarla irtibatı devam ettirmemizi istiyor.”- diyor. Bunlar önemli vurgular. Misal Efendimizin (asm) amcası Abbas’a (ra) olan düşkünlüğü malum. Bir vesileyle amcasından söz ederken “Aynı hurma kökünden çıkıp da ayrılan iki dal gibiyiz biz.”diyor. Başka bir örnek: Efendimiz (asm) kendisine gelip çok büyük bir günah işlediğini söyleyen bir sahabeye “Annen var mı?” diye soruyor. “Hayır.”diyor. “Peki, teyzen var mı?” diye soruyor Efendimiz (asm).”Evet var.”diyor sahabe. “O halde git teyzene iyilik yap. Çünkü teyze anne konumundadır.” buyuruyor. Burada hem o günahı giderebilecek, hem akrabalık hukuku ortaya konarak kendisinin değiştiğine dair bir tavır sergilemesi istenmiş olunuyor. Kişinin vicdanen de arınması için bunun etkili bir yol olduğunu görüyoruz. Şu çok önemli: Bir kimsenin alelade tanıdığı bir insan tarafından övülmesi pek bir şey ifade etmez. Fakat yakınları tarafından da övülüyorsa onun için daha kıymetlidir. Çünkü biz çoğu zaman dışarıya maske takıp çıkabiliyoruz. Ama mü’minin güler yüzü maskesi değildir. Yüzünde taşıması gereken daimî bir ifadedir. Tebessümü sadakasıdır. Tatlı dili, Resulünden (asm) öğrendiği dildir. Ve bunu duymaya, görmeye, yaşamaya en çok hak sahibi olanlar da şüphesiz ailemizden başlamak üzere en yakınlarımızdır.

 Sıla-i rahimde küçüklerin büyüklerle irtibatını kesmesi noktasında neler söylersiniz?

Genelde hürmet, saygı, arayıp sorma, büyüklerin beklediği, küçüklerin de göstermekle sorumlu olduğu bir şey gibi düşünülür. Gelinimizden, damadımızdan, kızımızdan, oğlumuzdan beklentilerimiz var. Peki, vaktinde biz ne verdik? Örnek olabildik mi? Büyükleri saymayı, hürmet etmeyi, akraba ziyaretinde bulunulması gerektiğini öğretebildik mi onlara? Eve akraba geldiğinde evde bayram havası esti mi? Yoksa yine mi geliyorlar havasında mı karşıladık? Çocuklar yetişkinlerin aynasıdır. Bu açıdan dönüp yine kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Bahçedeki ağacın meyve vermesini bekleyebilmem için o bahçeye bir tohum ekmiş olmam gerekiyor. Ona emek vermiş olmam gerekiyor ki o tohum ağaç olsun sonra bana meyve verebilsin.

 Son olarak neler eklemek istersiniz?

Son olarak şunları ifade edebilirim. Biz bazen şunu diyoruz “Ben onu arıyorum, ama o beni arayıp sormuyor. Hep ben mi arayacağım? Hep ben mi gideceğim?” Bu tarz söylemlerle karşılaşabiliyoruz veya bizim de gönlümüzden geçebiliyor. Bu gibi durumlardan dolayı Efendimiz’e de (asm) yakınıyorlar. Efendimiz (asm) ise onlara “Sıla-i rahim yapan, akrabasından gördüğü iyiliğe, iyilikle karşılık veren kimse değildir. Akrabası kendisine iyiliği kestiğinde dahi onlara iyilik yapabilendir.” buyuruyor. Buradan anlıyoruz ki akrabalık ilişkisinde pazarlık olmaz. Mesele o beni arasın ben de onu arayayım değil. Mesele o aramasa da onu arayabilmek, gelmese de gelebilmek, sormasa da sorabilmek. Bizim için asıl olan Allah’ın rızası, Resulullah Efendimiz’in (asm) memnuniyeti olmalı. Sünnetini yaşamak, şefaatine nail olmak hedefimiz olmalı. Bayramı, kandili, arefeyi artık neyi vesile kılacaksak, dostlarımızı, akrabalarımızı daha çok ziyaret etmeliyiz. Maalesef bu dönemlerde bayramlar evden kaçma ve tatil yapma fırsatına dönüştürülmüş durumda. Fakat bayramlar tatil yapmak için değil ailenin, akrabaların, dostların gönlünü yapma günleri olmalıdır.

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*