Kurşun Kalem

Mimsiz medeniyetin kararttığı yalnızlıkta Nur aramak

Hepimiz zaman zaman yalnız olduk, yalnız hissettik. Kalabalıklar içerisinde az mı yalnız kaldık? Bazen oldu sevdik yalnızlığımızı, bazen oldu sessizliğinden korktuk Orhan Veli’nin dediği gibi. Ya da Can Yücel misali “Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla!” diye iç geçirdik. Değil mi ki bu duygu hepimizde var, Allah hepimize vermiş; neden verildiğini ve ne için kullanmak gerektiğini araştırmak düştü bizlere. Her şeye olduğu gibi yalnızlık duygusuna da Allah namına bakınca bir farklı oldu.

Yalnızlığın iki tarafı olduğunu keşfettik mesela. Karanlık ve aydınlık tarafları bulunduğunu… Modern hayatın, mimsiz medeniyetin getirdiği yalnızlık, yani bir başınalık halinin yalnızlığı patolojik bir duruma dönüştürdüğünü gördük. Hani Bediüzzaman medeniyet edebiyatının insana verdiği bir hüzünden bahsediyor ya ahbapsızlıktan ileri gelen, işte yalnızlık öyle dalaletli, gafletli bir acı yaşatıyormuş insana. Çünkü en başta iman bağını keserek bütün mahlûkatı insana düşman ve yabancı gösterdiğinden insanı garip ve yetim bırakıyor. Daha sonra insanın enaniyetini tahrik edip “Benim dünyam, benim arzularım, benim doğrum, benim haysiyetim, benim kişiliğim, benim bedenim, benim… benim… dedirte dedirte daha bilmem kaç türlü kimsesizlik yaşatıyor. Hatta Bediüzzaman bu kimsesizlik duygusunu başlı başına bir hastalık olarak zikrediyor.

Peki, Allah kuluna zulmeder mi ki; insanı hem sosyal, medenî-i bittâb yaratıp hem de yalnızlığa maruz bırakarak acı çektirsin, öyle mi? Demek ki başka bir şekilde çalıştırmak gerekiyor bu duyguyu… Üstad “Yalnızlıkta bir nur aradım.” diyor. Demek, yalnızlığın böyle aydınlık, hatta nurlandıran bir yönü de var. Peygamberlerin, evliyaların, âlim zâtların inzivaya çekilmeleri, günlük olaylardan, dünyevî hallerden kaçıp yalnız kalarak kendi iç dünyalarında yolculuğa çıkmak istemeleri bunun en güzel delili. Hz. Muhammed’i (asm) Hira’ya, Gazali’yi Camii-i Emeviye’ye, Bediüzzaman’ı Çam dağına, inzivanın doruklarına çıkaran bir aydınlık var işte bu yalnızlıkta.

Bediüzzaman; “İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim” diyerek insanlara yabancılaşarak zahiren yalnızlaşmış; fakat bizzat yalnızlığın kendisiyle arkadaşlık edip kendini tekâmül ettiren sırra ulaşmış. “Madem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyâr edeceğim” şeklinde de ifade ettiği üzere, yaşadığı yalnızlık hallerini kendini kabir yalnızlığına alıştıran birer vesile olarak değerlendirmiş.

İman-ı billâh insana öyle bir ünsiyet veriyor ki! “Cenâb-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır? Onu bulan her şeyi bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” Hakikatidir işte Bediüzzaman’ın yalnızlıkta bulduğu nur. Madem yalnızlığın böyle bereketli, nurlu meyveleri var; öyleyse biz bu hali alerre’si velayn kabul etmeliyiz. Mimsiz medeniyet bizi yalnızlaştırmadan evvel, biz inzivayı ihtiyar etmekle yalnızlığa alışmalıyız.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*