Hikâye

Prenses bebek

 

Öyle heyecanlıydı ki, kalbinde kelebekler pır pır ediyordu. Tüm acziyetiyle sergilediği tavırlar masumiyetini daha da öne çıkarıyordu. Annesiyle çarşıya çıkacaklar ve muhakkak oyuncak dükkânına uğrayacaklardı. Annesi her zamanki vakur haliyle, kızını itinayla giydirdi. Minik kızın pantolonunun üzerine sarkıtılmış tuniğinin mavisinde, pembe güllü bir eşarbı çıkardılar çekmeceden birlikte.

“Bunu da bağlayınca hazırız!”

Annesinin simsiyah kıyafetlerine inat, minik kız cıvıl cıvıl şakıyordu görüntüsüyle aynanın önünde.

Kapıdan çıkarlarken “Bismillahi tevekkeltü!” dualarını edip, ayakkabılarını sağdan giyinmeden evvel, ters çevirip silkelemeyi de ihmal etmediler karşılıklı gülüşerek. Besmeleyle daire kapısını kilitleyip, sokağa attılar kendilerini.
Eşi yanında olmadığı zamanlarda her dışarıya çıkışta daha da bir çekingen olan Dilek Hanım, upuzun pardösü ve omuzlarına dökülen eşarbıyla iyice setretmeye çabalamıştı kendisini. Mimsiz medeniyetin kol gezdiği hayâsız sokaklar. Hayatlarında nâmahrem tabirini barındırmayan hayâsız erkekler, yanındaki eşine –kızına bakılmasından sıkılmayan sefil ruhlar! Başkasına bakmaktan ar mı edeceklerdi? Zihinleri, bedenleri, ruhları esir alınmış zavallı insanlar. Kendi acınacak acı hallerine kayıtsız kalarak, elinden tutup yürüdüğü minik kızına ve kendisine yönelen bakışlar. Acıyan gözlerle(!) bakarken duyulan yadırganası fısıltılar. “Ufacık kıza ne gerek var? Bu kadar sıkmaya, bu yaşta başörtüsüne ne lüzum?” Başörtüsünü minik kıza fazla bularak yadırgayan, yadırganası tavırlar.

Hayalleri küsufa tutturan, eneleri ve nefisleri coşturan bir yığın mağazanın bulunduğu sokağa ulaştılar. Her bir vitrinden yüksek denilebilecek farklı bir müzik sesi geliyor, nefsî ve hissî tesettür kıyafetleri, spotlar altında sergileniyordu büyük indirimlerle. Her birisi nefis ve şeytan paftasıyla kesilip dikilmiş, renk ve kumaş uyumundan başka bir ahenge dikkat edilmemişti. Her biri vücudun nasıl daha da dikkat çekici ve cezb edici bir hale dönüşeceğine odaklı, moda programlı ve kâr kaygısı güden kıyafetler… Ahir zaman canavarı ağzını açmış etrafına salyalar akıtıyordu sanki. Köylüsü-kentlisi pek bir kabullenip benimsemiş olacaklar ki hemen, erkekler kottan vazgeçemiyorken, kadınlar ise streç tayttan başkasıyla rahat edemeyecek gibilerdi.

“Ah şu havalar ısınmayıp, hep soğuk kalsa” diyordu, kendince. “Isındıkça sokaklar et pazarına dönüyor hepten.”

Öldükten sonra, cesedinin taşınması hengamında vücut hatlarını belli edebilecek korkusuyla settaresiz bir tabutta taşınacağı endişesini duyan Hz. Peygamber’in  (asm) kızı…Ve de henüz sağ iken kendilerini teşhir etmekten zevk duyar hale gelen ahir zaman insanları… Ne tezattı bu.

Davetkâr bakışlarla, gülücükler saçarak minikleri cezb eden, yüzlerce oyuncağın bulunduğu mağazaya ulaştı, anne kız. Avrupaîlik her şeyde olduğu gibi burada da karşılarına çıkmış, Avrupa’dan getirilmiş her türlü oyuncağın bulunduğu mağazaya, “oyuncakçı” demek bile fazla kaçmıştı. Bunun yerine, karışık kuruşuk bir şeyler yazmak daha dikkat çekici olurdu vitrine. Her çocuk gibi burası da minik kızın gözlerini parıldatmış, cennet gibi gelmişti. Hangi çocuk oyuncak dükkânına girer de mutsuz olurdu ki? Yüzlerce, binlerce oyuncak… Her birisi ayrı bir dünya, her birisi ayrı bir oyun demekti küçükler için. Küçük kızın gözlerinin arayıp da bulmak istediği ise yüzlerce oyuncak içinde tek bir şeydi; prenses bebek.

Bebeklerin bulunduğu rafın önüne geçti minik masumuyla birlikte Dilek Hanım. Minik kız her bir bebeğe bakmakla yetinmiyor, eline aldığı her bir paketi üzgün bir yüz ifadesiyle usulca yerine bırakıyordu. Tek istediği prenses bebekti. Dilek Hanım kızına fazla müdahale etmek istemiyor, ancak onun doğru seçim yapmasını istiyordu. Sonuçta bebekle oynayacak olan minik kızdı. Onun mutlu olduğunu görmek en büyük mutluluktu. El kadar bebeğe ödenecek küçük servet dahi zerre kadar umurunda değildi. Yüzlerce bebek. Her birisi özenle paketlenip, raflara dizilmiş. Kocaman kutularının içinde, kocaman gülücüklerinin ardına, gizlemeyi beceremedikleriyle birlikte… Her birlerinin üzerine dikilmiş kıyafetlerle, açık bedenleriyle… Rafta tıklım tıklım dizili duran bebekler kimi zaman kısacık bir şort ve askılı bir bluzla giydirilmiş, kimi zaman ise kısacık eteklerle yetinilerek giydirilmişti. Prenses bebek, bir ton makyajla açık saçık kıyafetiyle duruyordu minik kızın ellerinde. Masmavi gözlerini mosmor boyamış, pespembe, askılı bir elbise giydirilmişti. Üstelik sapsarı saçları beline kadardı. Evde annesiyle birlikte oynayacakları oyunlarda o da arkadaşı olacak, birlikte oynayacaklardı. Yeni hikâyeler uyduracak, yeni kurgulara bebeğini figüran edecekti. Ama bir terslik vardı. Bu bebeğin kıyafeti… Bu kıyafet çok yabancıydı, ne kendisininkilere, ne de annesininkilere benzemiyordu. Ne yüzü. Ne de açık bedeni. Onlarcasında, yüzlercesinde olduğu gibi…

Evde annesiyle birlikte kurdukları evcilik oyunlarına girebilir miydi bu kıyafetle? Pespembe bulutlarla çevrili, masumiyet çiçekleri kokan oyun diyarının bahçesinde arz-ı endam edebilir miydi bu dekolteyle? Bu prenses bebek onların oyun arkadaşı olamazdı, olmamalıydı. En azından annesinin ona anlattığı ve onun keyifle dinlediği hikâyelerde geçen kahramanlarla hiç alâkası yoktu. Her biri batılı olan bu prenses bebekler, bâtılı tasvir ediyordu dış görünüşleriyle, körpe dimağlara. Küçük de olsa kaçmayan şeyler vardı gözünden. Annesi balkona dahi çıkarken balkonu sokaktan sayardı. Bulaşık yıkarken sıvamış olduğu kollarını indirip, yazmasını güzelce kapatmadan çıkmazdı öylesine, birkaç saniyeliğine bile olsa. Ya bu prenses bebek bize arkadaş olabilir miydi? Bizim oyunlarımıza misafir olmak için, evimize girebilir miydi?

Onlarca paketi üzgün bakışlarla geri bıraktı. Dakikalar süren arayışın ardından “Burada da bulamayacağız aradığımızı galiba.” diyebildi. Dakikalar geçtikçe minik kızın ve annesinin arayışı devam etti birlikte. Rafın tâ arka taraflarına sıkışıp kalmış kocaman bir kutuya ilişti bakışları minik kızın. Heyecanla kutuyu çekip almak istedi. Ama küçük elleri yetişemedi. Annesinin yardımıyla kutuya ulaştı nihayet. Kutuyu çevirince bir de ne görsün? Masmavi gözleriyle, yumuk elleriyle, pespembe kıyafetiyle tatlı mı tatlı bir bebek! Bütün aksesuarları da var üstelik. Acıkacak olsa biberonu, üşüyecek olsa sarıp sarmalanacak battaniyesi, hastalanacak olsa ilacı bile… Uykusu gelince ninnilerle sallayıp uyutacağı beşiği bile var! Küçük kızın ağzından dökülen “ne sevimli, ne şeker” sözcükleri minik kollarıyla kucakladığı bebeğini hemencecik sahiplenmesine yardımcı olmuştu. Fıtratına derc edilen annelik duygusunun şefkat versiyonu pembik bebekle aşikâr olmuştu.

Kasaya gidip fiyatını ödedi minik kızının mutluluğuyla huzur dolan genç anne. Küçük kız yeni bir oyun arkadaşı bulduğu için, genç anne ise masum kızını ahir zaman canavarının sivri tırnaklarıyla sunduğu cazibedar fitneden bir kez daha kurtarabildiği için.

“Sana şuradan dondurma da alayım mı ne dersin?”  Küçük kız kucağına bastığı bebeğiyle dondurmacının önüne doğru annesinin elini tutarak ilerledi. Kim bilir gelecek günlerde annesiyle pespembe tülden bir kabarık elbise bile dikerlerdi pembik bebeğine…

“İçinde kız çocuğu bulunan eve gökten her gün rahmet iner. Melekler o evi gece gündüz hiç durmadan ziyaret ederler. Ve ana-babasına her gün binlerce sevap yazarlar”

-Hz. Muhammed (asm)

Kıymetini bilene…

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*