Kapak

“Her şeyi tutkuyla seven kendini de tutkuyla sever!”  

 

Uzm. Dr. Hakan Yalman, narsisistik kişilik bozukluğunun ortaya çıkışını ve tedavisini Kur’ânî pencereden yorumladı. İstifadeli okumalar… 

Narsisizmin tanımıyla başlayabilir miyiz?

Benlik hakikati ile başlamak lazım. Herkesin iç âleminde, dünyasında hissettiği bir benlik duygusu var. Benlik duygusu fonksiyonel boyutuyla değerlendirildiğinde insanın hem kendini keşfetmesi, hem de varlık içerisinde kendilik duygularını ayırt edebilmesi için doğru bir hakikat. Ama her bir şeyde olduğu gibi bu hakikat de kendi uygun zemininde ve şartlarında kullanılmadığında, zaman içinde bütün enerjisini, varlık algısını, sahip olduğu özellikleri, melekelerini oraya yöneltecek bir noktaya gelip tamamen onun etrafında, onunla şekillenmiş bir hayat yaşandığında kişi narsisizmi yaşıyor. Ve bu, kişilik yapısına dönüştüğünde narsisistik kişilik bozukluğu şeklinde bir bozukluk olarak karşımıza çıkıyor.

O zaman, bu bir süreç mi?

Tabiî ki, aslında benliğin şekillenişi bir süreç ve bu sürecinin doğru işlememesi buna sebep oluyor. Benlik, kişi doğmadan önce ana rahminde ruhun üflenmesi ile şekillenmeye başlıyor. Orayla ilgili analiz yapamadığımız için kesin bilemiyoruz; ama muhtemelen üç aydan sonra bebek, ‘anne ve ben’ duygusunu hissediyor. Primitif olarak, şekillenmemiş bazı ilkel duygular yaşıyor olması gerek ki, doğar doğmaz ağlıyor olması ve yeni doğan refleksleri dediğimiz reflekslerin olması bunu gösteriyor. Ana rahmindeki süreçte ve sonrasında benlik şekilleniyor. Bu benliğin doğru kanalda ve doğru istikamette şekillenmemesi ya da şekillenirken şişmesi narsisizmin süreci. Yoksa herkes benlik taşıyor, benlik taşımayan bir insan yok. Ama insanın hakikati ile ahenk içerisinde oluşuyla ve yaratılış maksadına uygun hizmet etmesiyle -ki Üstad buna mânâ-yı harfî ile yaşanması ya da algılanması tanımı getiriyor- ancak o zaman benlik fonksiyonel bir hâl alıyor. Ne kadar ismîleşirse, harfî boyuttan ismî boyuta kayarsa o zaman her şeyi kendi etrafında şekillendirmeye, doğru gittikçe şişen ve belki de bir müddet sonra insanın hakikatini yutan bir kavrama dönüşebiliyor. Ve benlik fıtrî-vasatî durumundan öteye geçtiğinde artık narsisizmin sınır alanına girmiş oluyoruz.

Peki, narsisizmin nörolojik sebepleri var mı? Yoksa sadece anlattığınız gibi kişiliğin şekillenme sürecinden kaynaklı mı ortaya çıkıyor?

İnsan; sosyal, biyolojik, psikolojik yönü olan bir varlık. Kişiliğin şekillenmesinde elbette genetiğin de önemli tesiri vardır. Doğan çocuğun reflekslerinden bahsetmiştik. Mesela her çocuğun ağlayışı birbirinden farklı; biri daha halim selim ağlarken, biri daha agresif ağlıyor. Bu da aslında özde ona verilmiş bir benlik hakikati ile doğduğunu gösteriyor. İşte bunun dozu bizim imtihanımız. Bizim imtihan kâğıdımız herkese standart A-B kâğıdı şeklinde dağıtılmıyor, herkese özel bir kâğıt veriliyor. İkizler de dâhil olmak üzere herkesin birbirinden farklı bir benlik algısı potansiyeli ile doğduğu bir imtihan zeminindeyiz. Dolayısıyla genetik faktörler de işin içinde. Üstelik, daha anne rahmindeyken annenin dinlediği müzikten tutun da ne yiyip içtiğine, çocuğun beslenme şekline, çocuğun bu süreçte muhatap olduğu sosyal ortamlara kadar hepsinin benlik şekillenmesine etkisi var. Bu tam olarak size nasıl veriliyor dersek, buluğ çağında. O zamana kadar farklı kanallardan farklı şekilde beslenmiş bir imtihan kâğıdı halinde benlik sizin tarafınızdan daha net hissedilir ve algılanır hale geliyor.

İmtihan kâğıtları farklı, dediniz. Peki, eşitlik gerekir mi?

Âdil-i Mutlak olan bir zatın yürüttüğü zeminde eşitliğe gerek yok. Zaten âdil olması için eşit olmasına gerek yok. Şundan bir kere emin olunması gerekiyor. Herkes acziyetini farklı bir benlikle hissetme imtihanıyla yüz yüze. Aslında insanın duygularının da kazanılmış ve edinilmiş iki boyutu var. Benlik duygusu daha çok yüz yüze olduğunuz, hayatınızın bir parçası olarak birlikte dünyaya geldiğiniz bir duygu; ama acziyeti hissetmek biraz daha iradî bir şey olarak imtihanınızın önemli bir noktası halinde hayatınıza giriyor. Esas gayret etmemiz gereken, verilen benlik duygusu ile beraber acziyeti hissetmek. O yüzden Risale-i Nur mesleğinde acz ve fakr işin en temel iki basamağıdır. O da verilen benliği doğru algılayıp onu doğru yere oturtmak noktasında bir imtihanda olduğumuza işarettir.

Fıtrattan bahsettiniz. Narsisistik kişilik bozukluğunda, genetik aktarım söz konusu mu?

Olma ihtimali çok yüksek. Şu da var; eğer siz akıl sahibi, yani hukukta “fârik ve mümeyyiz” dediğimiz idrak eden ve imtihanı algılayan bir noktaysanız, hangi boyutta önünüze soru kâğıdı verilirse verilsin fark etmez. Çünkü en azından fıtrat dediğimiz, herkesin vicdanında onun gideceği rotayı belirleyen bir kara kutu var ve iç sesler, meyiller, yönelişler olarak bize kendini hissettiriyor. İmtihana tâbi olduğumuz için de bu seslere zıt olan iç sesler veya dış sesler var. Bütün bunların ortasında siz o kendi iç sesinizi keşfedebiliyorsanız fıtratınızın doğrultusunda gidiyorsunuz demektir. İşte biz buna vicdanî rahatlık veya iç huzur diyoruz. Herkesin eşit bir benlik düzeyi yok, insanlar standart değil. Dolayısıyla herkesin narsisizmi farklı bir davranış modelinde ortaya çıkıyor. Mesela; narsisizm eşittir suratını asar, yürürken tekme atar, kaşının bir yukarda gibi çok net tarif edilen bir şey değildir. Genel bir tarifi var ve herkesin o tarif içerisinde farklı bir modeli var. Bunu biri tevazu şeklinde yapabilir, öbürü çok aksi bir insan tarzında yapabilir. Davranışta çok derin bir tevazu görüntüsünün arka plânında çok ciddi bir narsisizm bulunabilir. Burada karakter, mizaç, düşünce içeriği, bununla bağlantılı kendinize biçtiğiniz sosyal konum etkili oluyor. Diyelim ki, bir işçi konumunda çalışırken ortaya çıkan narsisizm ile idareci konumunda çalışıyorken olan narsisizm farklı oluyor. İşte, burada temel şey; hissettiğiniz duyguyu ne şekilde algılıyorsunuz ve onu içinde bulunduğunuz şartlarda hangi davranış modeliyle ortaya koyuyorsunuz.

Peki, bir kişide narsisizm olup olmadığını nasıl anlarız?

Bence temel faktör şu: kişi her şekilde alakayı üzerine çekmeye çalışıyorsa, bu bağırarak da olabilir sessiz kalarak da olabilir; ağlayarak da olabilir, gülerek de olabilir. Bunu çocuklarda çok fazla gözlemleriz. O yüzden az önce benlik edinilmesi ön plânda olan ama acziyet biraz daha iradeyle kazanılan bir duygu demiştim; benlik ilk yaşadığımız duygu olduğu için.

Modern psikolojide narsisizm dâhil bütün kişilik bozukluklarının tam olarak tedavi şekli yok. Yeni yeni şema terapiler yoluyla kişiliğin yeniden yapılandırılması yolunda adımlar atılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda narsisistik kişilik bozukluğunun tedavisinde şema terapi çok ön plâna çıkarılan bir şey oldu. Bu, aslında az önce bahsettiğimiz geçmişte benliğin şekilleniş sürecinde yer alan bazı şeyler var. Mesela, doğru bağlanma bunun bir parçası. Doğru şekilde bağlanmamış bir kişilik ya narsist oluyor ya borderline oluyor ya da daha ileri boyutuyla şizoaffektif bozukluk dediğimiz noktaya geliyor. Yani içinde bulunduğu sosyal yapıyla bağlarını doğru kuramıyor. Kuramayınca da kişiliğin şişme potansiyeli çok daha artıyor. Siz iç dünyanız­da “Ben şuyum” diye kendinize bir şey biçiyorsunuz; ama o şey toplumun size bakışıyla uymu­yor. İlk başta anne-babayla ilişki, sonra aile, okul, iş ortamı, sosyal hayat, evlilik hayatı, eşinin aile­siyle olan bağlantılar gibi doğru şekilde tanımlanmış bir benliğin farklı ortamlarda farklı şekillerde bağlantı kurması sürecinden bah­sediyoruz. Kendiyle ilgili algısın­da tatmin edici karşılığı olmayan bir yapı ile oluşturulan benliğin iç şablonlarında problem olduğunu görüyoruz.

Hz. Ömer (ra)

Teorik olarak geçmişe gidip, kendi çocukluğuyla yüzleştirip, o meseleleri teker teker çözmek şeklinde bir yaklaşım şema terapi. Ama bana sorarsanız esas düzeltici faktör, şöyle. Mesela bana çok tipik bir kişilik değişimi örneği sorulduğunda hemen aklıma Hz. Ömer (ra) gelir. İslâm’dan önceki Ömer, hemen hemen narsisizmin pek çok özelliklerini bulunduruyor. Ama İslâm’dan sonra Hz. Ömer’in (ra) fıtratından gelen o kişilik modelinin çok uyumlu, hayatla bağlantılı, şefkati ve acziyeti içinde barındıran bir modele dönüştüğünü görüyoruz. Bu nasıl oluyor dediğimizde; burada korku duygusunun ön plâna çıktığını düşünüyorum ben. Bazı çok güçlü duyguların hissediliyor olması lazım. Ve korku çok merkezî, çok önemli bir duygu. Bence narsisizmden kişiyi kurtaracak temel şey, iç dünyasında korku duygusunun tekrar şekillendirilmesi. Yani korkuyu hep olumsuz bir kavram olarak algılar gibiyiz. Kur’ân’a bakıldığında bir çok ayette korkunun işlenmiş olması, bu duygunun kişinin fıtratında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu ortaya çıkarıyor. Bence Hz. Ömer’in (ra) yaşadığı çok ciddi bir duygu elektriklenmesi. Biz olayın korku boyutunu çok zayıf bırakıyoruz. Şöyle hareket ediyoruz: “Biz çok korkuyoruz, ümide ihtiyacımız var.” Hiç de korkmuyoruz. Kaçımızın hayatında gerçek bir cehennem korkusu var. Neden deprem olduğunda insanlar camilere koştular? Korkunun işlenmesi ve hayatın içine sokulması lazım. Bugün dindar insanlarda dâhil olmak üzere korkuyu çok fonksiyonel olarak yaşamıyoruz. Ve belki de bizi motive edici boyutuyla da hayatımızda yer alabilir. Korkmak insanı ne şekilde etkiler? Bence neden korktuğunuza bağlı. Şöyle düşünelim; köpekten çok korkan bir insanın peşine köpek düşse, durup beklemesi mümkün değil, canı çıkana kadar kaçar. Bu da çok güçlü bir motivasyon aslında.

Peki, narsist bir insan size geldiğinde bu korkunun yapılandırılmasını nasıl kullanıyorsunuz? Biraz daha açabilir misiniz?

Uygulamaya çalıştığımız model, kişiyi durumla ve akıbetle yüzleştirmeye çalışmak. Neticede o şişmiş benliğin acziyet hissetmesi lazım. Acziyeti hissettirecek çok temel duygulardan biri korku. Başına geleceklerden korkması lazım. Ve mevcut durum önüne konduğunda o durumun ne kadar vahim olduğunu görüp, titreyip korkması lazım. Zaten temel mesele şu; benlik kendine bir dünya örüyor. O dünyada ne kendinin doğru dürüst farkında, ne de o şekilde gittiğinde önüne ne çıkacağının farkında. Burada temel faktör duygu yaşatılması… Şema terapileri genelde sevginin yaşatılması üzerinden gidiyor. Sevgi eksikliği, az önce bahsettiğim doğru bağlanma şekillerinin oluşmaması. Doğru bir anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisinin olmaması gibi. Burada bence şema terapisinde de işlenen gibi bir şey değil; bizim geçmiş geleneğimizde doğru bir baba-çocuk ilişkisi içerisinde çocuk babadan korkar. Bu son zamanlarda yitirdiğimiz aslında çok fonksiyonel bir şey. İnsanın hayatında şefkatli bir korku lazım. Şimdi çoğu baba “Ben çocuğumla arkadaş gibiyim” diyor. Bu aslında sağlıklı bir süreç değil. Biz sürekli Batı’ya dönük bir şekilde olaylara bakıyoruz. Bugün dindar psikologlara da baktığımızda hep batılı kavramları önümüze sunuyorlar. Ama bizim aslî kaynaklarımızda, anne-baba ilişkisi, baba-evlat ilişkisi, anne-evlat ilişkisinin hangi duygular üzerinde şekillendiğine bakmamız lazım ve bu aile modelinin de ön plâna çıkarılması gerek. Bu şefkat doğru zeminde ortaya çıkmadığında patolojik sevgi şekillerine dönüşüyor. Burada benim şahsî kanaatim korku ve şefkat eksik olan duygulardan biri. Bu şefkat doğru zeminde ortaya çıkmadığında patolojik sevgi şekillerine ölçüsüz ve tutku şekline dönüşüyor. Bu pek çok şeye yöneliyor.

Devamı Bizim Aile Haziran sayısında….

 

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*