Kapak

Narsist nefislerin “irade” problemi…  

 

Şahit olduğum iki narsisizm vakası, bu konu hakkında bir iki kelime de olsa yazabilme cesareti verdi bana. Biliyorum narsisizm uzmanların alanı. İşinin ehli kadar konuyu bilemeyeceğimin de bana verdiği sınırla bu hastalığın halk arasında ene hastalığı gibi tanımlamalarla dile getirildiğini pekâlâ söyleyebilirim.

Öğrendiğim kadarıyla narsisist kişilik bozukluğu olan bir insan hiçbir şekilde kendi kendine narsist olduğunu kabul etmez. Zira narsist bir insanın en belirgin özelliği hata kabul etmemesi, kendini kusursuz görmesidir. Bu insanlar diğer insanlara göre her fırsatta kendini savunma ve karşı tarafı örseleme gibi davranışlar sergilerler. Böylesi insanların çevresinde olan yakınları bunun farkındaysa bu narsisizmin belirtisidir, lütfen ihmal etmeyin. Çünkü bu insanlar en fazla yakın çevrelerini yıpratırlar. Bu semptomlar o kişinin huyu falan değil, hastalığın belirtileridir. Çevrenizde bu şekilde insanlar varsa narsisizm üzerine kısa bir araştırma yapın, derim ben size. Eğer hastalığa ait diğer bulgular da belirginse size çok iş düşüyor demektir.

Depresyon gibi bu hastalığın da inançla-imanla her hangi bir ilişkisi yok. Ancak aile içi tutumların narsisizmi körükleme ya da dizginlemede hiç payı yok da diyemeyiz. O halde bu ve benzeri hastalıkları tablonun dışına çıkartarak soralım sorumuzu; neden İslâmiyet gibi mükemmel bir dine rağmen Müslümanlar ene gibi bir uçuruma sürükleniyor? 

İradeye hâkim olamamak…

İslâmiyet’in üzerinde ısrarla durduğu irade gibi bir sorumluluğa rağmen, birçoğumuzun ‘irade’ problemi yaşadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Türkiye’nin gündemini fazlaca sarsan cinayet olayında katil zanlısı hayatının o andan itibaren tamamen kararacağını bildiği halde ‘irade’ sine hâkim olamamıştı hatırlarsınız.

Birçoğumuzun evinde sürekli yaşadığı problemlerden biri hane halkının bilgisayar ve ekran başına kilitlendiği halde kendi ‘irade’siyle kalkamaması değil mi? Namazı, annesi başında papağan gibi söylendiği halde çoğu zaman vaktin sonunda kıldığına şahit oluyoruz çocuklarımızın. Neden çocuklarımız namaza kendi ‘iradesi’yle kalkamıyor?

Neden ‘iktisad’a dair tesirli bir dersin hemen akabinde vicdanen rahatsız olsak da beğendiğimiz bir kıyafeti almaktan alıkoyamayız kendimizi? Çünkü ‘irade’mize hâkim olamıyoruz.

Aile içi sıkıntıların birçoğunda yaşanan öfke problemleri ‘irade’ hâkimiyetini kaybetmekten kaynaklanmıyor mu?

Neden Ramazan gibi nefsin terbiyesini sağlaması gereken bir ay için Üstadım “Oruçlu insan diğer zamanlara göre daha sabırlı olur.’ dediği halde bizde bu durum “oruçluyum, bana hiç bulaşma” gibisinden cümlelerle sinirlilik haline döner? Hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, hâlâ da düşünüyorum. Ramazan gibi mübarek bir ayda şeytanların bağlandığı söylenir. Belki güleceksiniz ama her Ramazan benimkiler cirit atıyor ortalıkta… Bu işte bir gariplik var gibi geliyor bana.

İslâmiyet’in açlığa verdiği önem!

Toplum olarak İslâmiyet’in riyazete, nefsin açlıkla terbiyesine önem verdiğini bilmemize rağmen şahsi hayatımızda İslâmiyet’le aynı fikirde olmadığımız kanaatini taşıyorum. Mesela namazımızı ne olursa olsun aksatmayız; çünkü önemli olduğunu kabul ediyoruz. Konu iktisada gelince nedense durum değişiyor. İktisadı alışverişte, mobilyada, giyim kuşamda bir parça düşündüğümüz halde yeme-içmede çok da üzerinde durmuyoruz. Ya bilinçaltında önemli olmadığı kanaatini taşıyoruz, ya da uygulaması zor mantığıyla hepten bırakıyoruz. Üstad ağza alınan lokmanın dahi etkisinden bahsediyor. Lokmayı seçme niyetimizin irademizi gösterdiğini söylüyor. Demek ki ‘irade’ yemekle bire bir orantılı. O halde irademizin nasıl kırıldığını ve yeniden nasıl elde edeceğimizi bulmak zorundayız…

İmam-ı Gazali Hazretlerinin erken çocukluk döneminde çocuklara oruç tutturduğunu, tutamayacak kadar küçük olanları ise öğün atlattırıp aç bıraktığını ilk öğrendiğimde şok olmuştum. Nasıl bir âlim küçücük bir çocuğu aç bırakabilirdi ki!

Hâlbuki bizim içimize canı çeker mantığı işlemişti. Çocuğumuz bir yiyecek gördüğünde canı çekiyorsa yemeliydi. Abur cuburların zararlı olduğunu bildiğimiz halde eninde sonunda etrafta görüp canı çeker mantığıyla hareket etmiyor mu birçoğumuz? Fark ediyor musunuz çocuklar ilk irade kırılmasını yeme-içme konusunda yaşıyorlar.

Yeme noktasında çok da iştahı olmadığından bahsederiz çocukların. İnsanın ‘fıtrat’ üzere yaratıldığını hatırlayalım. Belki de bu bize bir sinyaldir. Ancak biz çocuğumuzun canı çeksin diye damak tadını okşayarak, göze hitap eden süslü tabaklar hazırlıyoruz çoğu zaman. İradenin yaşadığı en büyük kırılma noktalarından biri. Damak tadını tamamen harekete geçirerek ruhun manevî yapısını bozduğunu bildiğimiz şeker ihtiva eden ürünlerden hiç bahsetmiyorum bile…

Canı çektiğinde yiyebileceği zihniyeti aşılanan bir çocuk kendine hâkim olamamayı ilk burada yaşamıyor mu? Varsın canı çeksin, yemesin ne olacak? Dizgini yavaş yavaş nefsinin eline emanet ettiğimiz yavrularımızdan ileride ne bekliyoruz? Kendi iradesiyle namaz kılmasını mı? İyi de onun zaten tarumar ettiğimiz bir iradesi var artık. Namazda ‘irade’ gösteremeyen çocuklarımız, dünyevî şeylerde neden sabırsız ve beklemeyi bilmez? Çünkü istediği lezzeti her istediğinde almayı öğrenmiştir. Ve bizler anne-baba olarak bozduğumuz fıtratlardan hesaba çekileceğiz. Çocuğumuz şımarmasın diye güzel cümlelerden mahrum bırakmanın, ona söz hakkı vermenin fazla özgürlük olduğu düşüncesini bizim aklımıza kim soktu? Hâlbuki bizim düşmanımız nefisti, çocuk değil… Çocuğun nefsini şımartarak onları ene uçurumuna emin adımlarla itiyoruz maalesef. Ve bunun farkında bile değiliz. Ne de olsa biz İktisat Risalesi’ni çok iyi anlıyoruz!

Çocuklarımız aç mı kalsın? Kalmasın tabiî ki de açlığın kötü olduğunu bize düşündüren ne? Din bunun tam aksini söylemiyor mu? Açlığı arınma, ruhun tekemmülü, nefsin terbiyesi olarak anlatmıyor mu? Ramazan ayı her sene işte bu unuttuğumuz hakikati hatırlatmak için uğramıyor mu bize? Yoksa Ramazan’ı bilinçaltımız sadece aç kalmak olarak kodladığı için mi iftar sofralarında nefis terbiyesinin esamesi okunmuyor! Dile getiremesek de bilinçaltımızda yerleşen bu düşünce beni çok korkutuyor. Ya İmam-ı Gazali yanlış yapıyor ya da bizim algımızda bir sorun var!

Devamı Bizim Aile Haziran sayısında…

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*