Nurdan Sayfalar

Nedir bu gurur?  

 

Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri cami bir “ene” vermiştir; tâ ki, o “ene” bir vahid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı ulûhiyet bilinsin. Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.

Cenab-ı Hakkın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için, onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da “enaniyet” yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir malikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer, onunla muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vazeder. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücüklerle onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ, daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlık’ının rububiyetini anlar. Ve zahir malikiyetiyle, Hâlık’ının hakikî malikiyetini fehmeder ve “Bu haneye malik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle Onun ilmini fehmeder. Ve kisbî sanatçığıyla O Sâni-i Zülcelâl’in ibda-i sanatını anlar. Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der.(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler)

İ’lem eyyühe’s-Said!

Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyâr, bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şule kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı. Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Bîçare aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla, iktidar ve ihtiyârdan hâlî bir insanın ne olacak hâli? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı rahmanirrahîm’e, böyle bir acz ile itimat etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinat, odur her zayıfa cihet-i istimdat. (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye)

Yedinci Mukaddeme: İnsan, bir nazik, nazenin çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp dua etse, aczini bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki; iktidar-ı zâtîsiyle, aşr-ı mişarına muvaffak olamaz. Nasıl ki, nazdar bir çocuğun ağlamasıyla matlubuna öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, bin defa kendi kuvvetçiğiyle onlara yetişemez. Demek ki, saltanat-ı insaniyet, celb ve gasp etmekle ve galip olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi, şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki; eşyayı insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşarata mağlûp olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânîdir. Yoksa netice-i iktidarı değildir.

Ey Said! Mademki iş böyledir; gurur ve enaniyeti bırak. Dergâh-ı ulûhiyetinde, acz ve zaafını, fakr ve fâkatini istimdat ve lisân-ı tazarru ve ubudiyetle ve dua ile ilân et. Ve de: “Allah bize yeter; O ne güzel vekîldir.”(Bediüzzaman Said Nursî, Nurun İlk Kapısı)

Birinci Hatve: İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hatta bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mabuda layık senalarla medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle-haklı olsun haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor. Hatta Cenab-ı Hakkı hamd ü sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve sena için sarf ediyor ve “Nefsinin arzusunu kendine mabud edinen kimse.”2 ’deki “kimse” şümulüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.

İkinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.

Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan maada bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehasin, iyilikler, Fatır-ı Hakim tarafından in’am edilen nimetler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telakki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemalinin adem-i kemalinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.

Dördüncü Hatve: Kendisi istiklaliyet halinde fani, hadis, madum olduğunu ve esma-i İlahiyeye aynadarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle “Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur”u kendisine vird ittihaz etmektir. (Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye)

 Lügatçe:

Ene: Benlik, her şeyi kendi benliğine dayandırma

Vahid-i kıyasî: Ölçmeye esas olan şey, birim, ölçü birimi.

Şuunat-ı ulûhiyet: Allah’ın yüceliğinin, büyüklüğünün

tezahürü olan emir ve fiilleri.

Hendese: Geometri.

Hazain-i rahmet: Rahmet hazineleri, Allah’ın şefkat

ve merhamet hazineleri.

Nokta-i istinad: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.

Aşr-ı mişar: Onda birin onda biri; yüzde bir.

Kavî: Kuvvetli, güçlü, zengin, varlıklı.

Musahhar: Boyun eğen, emir altına giren.

Muhib: Seven, sevgi besleyen, dost, tutkun.

Mehasin: İnsana verilen güzellikler.

Fahr: Övünme, böbürlenme, büyüklenme, şeref, onur, kıvanç.

 Dipnotlar:

1- Âl-i İmrân Sûresi, 173

2- Furkan Sûresi, 43

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*