Bunaldığım, daraldığım, meşgul edici lüzumsuz birikimlerin hücumuna uğrayıp, duraksadığım noktalarda nedense hemen tohum gelir aklıma. Benim hidayetimin temel noktasında da hep bu tohum hakikati vardır zaten.
Binlerce cins tohumların içinde yazılmış sayısız hakikatlerin, bir bahar mevsiminde birdenbire, bir ordu misal, bütün donanımlarıyla kuşanıp, yeryüzüne kısa bir zamanda yayılıvermesi, hakikat arayışında olan bir insanı, nasıl olur da düşünmeye sevk etmez?
Bu eşsiz san’at harikalarının yazanını, yaratanını, düzenleyenini insan hiç mi merak etmez?
Kendi kendine olması mümkün müdür, bu mucizelerin? Bu kusursuzluk, bu güzellik, insanın her bir hissiyatını, harekete getirip uyandırabilecekken, insan derin bir uykudadır. Öylece, bakmadan, görmeden, ilgilenmeden, düşünmeden geçer, gider. Çoğu kişi, kaç bahar mevsimi gelir geçer de, farkında olmaz.
Bir resim sergisine gittiğinde bile, eğer çok ilgilenip, beğendiğin eserleri içeriyorsa, onları yapan san’atkâra karşı içinde bir merak hissi uyanır. Onu tanımak istersin, bu eserleri nasıl duygularla yaptığını merak edersin de, Cenab-ı Hakkın bir bahar mevsiminde sergilediği bu sayısız harika eserleri, nasıl görmezden gelirsin? Bir gün doğuşunu, her an değişen renk cümbüşleri içinde, bulutlar bu renkleri oradan oraya taşırken çizilen manzaraları, insan birbiri içinden doğan hayranlık hisleri ile, suda eriyen tuz gibi, San’atkârına övgüler yağdırarak seyretmeli değil midir?
Bir şeftali ağacının pembe çiçekleriyle açılmış halini, arılar pervane olmuş, çiçeklerinin içinde vızıldıyorken, bu güzel manzaranın içinde hayal et. İnan ki, hayran olunacak başka bir ressam aramazsın. Yine o manzaranın içine, yemyeşil bir tepenin üzerinde sarı gözleri, beyaz kirpikleriyle bakışan sayısız papatyaları yerleştir. Sarı, mor, pembe kır çiçeklerini de onların arasına serpiştir. Bir grup serçe kuşu cıvıldayarak uçup geçsin. Birkaç kumrucuk, ağacın dallarına konup, sabah zikirlerini yapmaya dursunlar. Hayal etmesi bile güzel. Ya hakikati?
Tohum içinde yazılmış olan hakikate nasıl ulaşır? Bir papatya tohumu düşün. Sonbaharın haşin rüzgârlarıyla savrulup, uçmuş bir yerlere. Bir kış mevsimi geçmiş üzerinden. Karlar altında kalmış uzunca süre. Ölüm hatırına gelmez hiç. Çünkü o, sonsuzluk ipine tutunmuştur. “Ebed!” der durmamacasına. Zira içindeki hakikat de “Ebed” der.
Rabbine öylesine teslim olmuştur ki, onu bırakıp giden, toprak olan her parçası, onun teslimiyetini daha da arttırır. “Dirileceğim! İçimdeki hakikat, ben dağılıp gittikten sonra sümbül verecek. Onu okuyacağım. Okutturacağım. Benim bir tohumumun içinde ebed dolusu papatya tarlaları var. Her bahar olduğunda ben bütün bunları haykırıyorum da siz nerdesiniz?”
Tohum soyunur her şeyinden. Sıfırlanana kadar. Bir canı kalmıştır. O da Allah’a teslimdir. Bu teslimiyeti asla terk etmez. “Benim Rabbim var!” der. “Madem O var. Neden endişe edeceğim ki?” Kalbini sadece O’na bağlar. Onun için sadece O vardır. Teslimiyetin doruk noktasındadır.
Bunun neticesini görür de. Karlar kalktığında, bu, her şeyini terk edip, Rabbine olan teslimiyet duygusu içinde sıfırlanmış olan can, kök salıp, yaprak vermeye başlar. Rabbinin ona ihsan ettiklerini kuşanır da, eline kalbinde yazılmış olan hakikat çiçeğini alıp, “Gören yok mu? Düşünen, anlayan, ebed hakikatini tatmak isteyen yok mu?” diye haykırır.
Bizler sıfırlanabildik mi? Her şeyimizi sıfır noktasına varana kadar terk edip, Rabbimize teslim olabildik mi? Hayır! Öyleyse içimizdeki hakikat nasıl sümbülleşecek? Bu gaflet, bu uyuşukluk bizi sarmışken, neden yaratıldığımızın bilincine varabilecek miyiz? İnsan olarak yaratıldığımızın eşsiz güzelliğine, üstün hakikatine erişebilecek miyiz? Ölüm bizi uyandırmadan önce uyanıp, inşallah bir an önce gerçeğe ulaşırız. Rabbim, Sen bizlere hakiki teslimiyeti bir an önce nasip et inşallah…