İlham

İnsan kime feda?

 

Odamızda güzelce oturup ahbaplarımızla güzel sohbetler ediyoruz.Yollarda yürüyüp, göl kenarlarında geziyoruz, dağlara tırmanıyoruz. Trenler, otobüsler ve uçaklarla seyahatler ediyoruz. Bir gece vakti ıssız, karanlık bir yerde oturup, yıldızları seyrediyoruz. Çoluk çocuğumuzla sofralara oturup, sohbetler eşliğinde güzel yemekler yiyoruz. Çiçekli, bol ağaçlı kırlarda piknikler yapıyoruz.  Acaba bütün bunları yaparken, bugüne kadar icat edilememiş, mükemmel bir el vasıtanın üzerinde seyahat etmekte olduğumuzu hatırlıyor muyuz? Sanki, sabit, hiç bozulmayacak bir vasıtamız var gibi.
Dörtte üçü deniz olan bir vasıtanın üzerindeyiz. Denizler dalgalanıp, sakin sakin kıyılara vururken, ormanlarla kaplı yüce dağlar çevremizi kuşatmışken, Cenab-ı Hakkın sayısız nimetleriyle yüklenmiş şu gemimiz, bize bu emsalsiz nimetleri tattırabilmek için Sahibinin izni ile ayağımıza kadar getiriyor. Bugünkü imkânlarla en uzak bir ülkenin meyvelerini bile tatmamız mümkün.
Evimizde sakin sakin oturuyorken, gazetemizi okuyup, çayımızı yudumluyorken, hiç aklımıza geliyor mu, bir vasıtanın üzerinde devamlı seyahat etmekte olduğumuz? Nice insanlık âlemi bu yolculuğu tamamlamış, bugün sadece kalıntıları kalmış şehirlerinin yıkıntıları ile, bize nice ibretli hikâyeler okutturmakta iken, bir gün dünya yolculuğumuzun, bize bildirilmemiş bir vakitte sona erebileceğini düşünüyor muyuz?

Bu dünya gemisi öyle sakin, sarsıntısız, üzerinden hiç bir şey dökmeden, bugüne kadar hiç bir vasıtanın erişemeyeceği bir süratle, hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında seyahat etmekte iken, insan alabora olmadan, ters aşağı gelmeden, denizlerin hücumuna uğramadan, dağlar üzerine devrilmeden, uzay boşluğundaki bu seyahatinde, nerede, neyin üzerinde olduğunu anlamadan, hiç ürkütülmeden yolculuğuna devam ediyor.

Dallar çiçekler içinden doğup tomurcuklanmış nice cins meyvelerini, insanın eline uzatıyor, sofrasına koyuyor. İnekler, koyunlar, keçiler, develer etlerini can bahasına sıyırıp, bizlere sunuyor. Balıklar belki canına doyamadan, hayatını bizlere feda ediyor. Çağıldayan dereler, ırmaklar göller, bu insanın su ihtiyacını nereden biliyor?

Yetmiyor, insana ev lazım, vasıta gerekiyor. Yol lazım, taş, kum gerekiyor. İnsan kime soruyor, kendisine lazım olanları sorgusuzca alırken? Madenleri, kereste için ağaçları, sanki ona sunulduğunu biliyor gibi hemen kullanmaya başlıyor. Kazıyor, arıyor, buluyor ne lazımsa. En ileri ihtiyacına kadar her şey düşünülmüş. Bütün faaliyetlerini yolculuğuna devam etmekte iken, rahatça yapabiliyor.

Şu var ki insan bencil. ‘’Hep benim olsun, bana verilmeli, sadece ben lâyığım.’’ dediği için, gözyaşları, feryatlar, harpler yeryüzünden hiç eksik olmuyor. O, batan, bugün sadece kalıntıları var olan veya tamamen kaybolmuş, ülke ve şehirlerin hikâyeleri onlara ibret olmuyor. Hâlâ ‘’Hep bana, hep bana’’ demekte. Eeee, sen de gideceksin. Hesabı sorulmayacak zannediyor.

‘’Barış içinde bir dünya!’’ Hep söylenen bir söz. Dünyanın bugüne kadarki ömrü göz önüne getirildiğinde, barış içinde, huzurla geçen çok uzun bir süre yaşanmamış. Demek ki insanın ıslahı öyle kolay bir şey değil.Her şeye rağmen bu dünyanın sahibi yine de nimetlerini esirgemiyor. Misafirler nankörlük de etse ev sahipliğini en  alâ şekilde icra ediyor.

Ev Sahibimiz bizden ne istiyor? Neden her şeye rağmen nimetlerini kesintisiz vermekte devam ediyor? Neden ısrarla O’nu tanımamızı istiyor? İnsanın yerinin, mevkinin yüksekliğini, her vesile ile hatırlatıyor? Bu yolculuğun gayesi nedir? Sadece yiyip, içip, keyfetmek mi gayemiz?

Şöyle bir bakar, insafla düşünürsek, dünyada dizilmiş, konulmuş, sunulmuş bunca nimetler, hep insana feda… Hep onun hizmetinde. Peki, insan kime feda ve kimin hizmetinde? İnsan ne zaman düşünecek, ne zaman akıl edecek acaba kendi canının kime emanet, kime feda olduğunu? Allah için, O’nun rızası doğrultusunda yaşamanın lezzet ve üstünlüğünü?…

Böyle şuurlu insanlar çoğalır, Allah için yaşayan insanlar dünyanın gidişatını sıhhate kavuşturursa, barış içinde bir dünya da mümkün olabilir belki.O günleri ümitle bekliyoruz. İnsan gayret eder, Rabbim de isterse neden olmasın?

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*