İlham

Annelerine kavuştular!

 

Biraz hava almak için dışarıya çıkmışlardı. Ana yol üzerinde eski bir mezarlık vardı. Az içeride bir yerde, bir hanım iki çocuğu ile mezarın kenarına oturmuş, dua ediyordu. Onlar da dua edebilmek is­teği ile içeriye girdiler. Hanımdan az uzakta ayakta durarak fatihalarını okurken, hanımın mahzun ve gözyaşlarına boğulmuş hali içlerine dokundu. Ra­hatsız etmeyi istemiyorlardı ama “Bir teselli edebilir miyiz acaba?” diye yanaştılar.

“Yakınınız yeni mi vefat etti acaba? Başınız sağ olsun.” Hanım kanlı gözleriyle şöyle bir derin baktı. “Hayır yeni ölmedi. Dört yıl oluyor öleli. Doğum ya­parken kaybetmiştim yavrumu. O günden beri her gün buraya gelirim. O gittikten sonra hayatımın bir anlamı kalmadı. Sanki başka bir alemde yaşıyorum. Bu dünyada değil gibiyim. Ona olan hasretim o ka­dar çok ki, şu yavrularımın başını dört yıldır bir kere okşamadım. Onları canı-ı gönülden bir kere kucak­lamadım. Evdeki bütün hizmetlerim aksıyor, iş yap­mak istemiyorum.” dedi.

Bu açıklamalar üzerine hanımın yanına daha da yanaştılar. “Peki siz hayatı kendinize zindan etmekle o yavrunuzu geri getirebiliyor, aksayan bütün işlerini­zi düzene koyabiliyor musunuz?” “Elbette hayır ama hayalen de olsa o yavrumla beraber olduğumu düşü­nüp, hasretimi bir nebze dindirmeye çalışıyorum.”

“İyi de bu yavrularınızın günahı ne? Onların da si­zin üzerinizde hakkı var. Sevilme ihtiyaçlarını, anne hasretlerini sizden başka kim giderebilir ki? Bu, ahi­rete giden yavrunuz gibi, onları da siz doğurdunuz. Onları da anneliğin o en güzel duyguları ile sardınız, sarmaladınız. Şimdi onların anneleri varken, ade­ta annesiz yaşıyorlar.” “Evet bu duruma vicdanım sızlamıyor değil ama kendimi elimden doymadan alınıveren o küçücük yavrumun hasretinden kurta­ramıyorum.”

“Peki hayatı yaratan kimdir?” “Allah!” “Ölümü halk eden kim?” “Allah” “Peki sen bu halinle Rab­bine isyan eder vaziyete düşmüyor musun?“ “Ben isyan ettiğimi düşünmedim hiç. Sadece acım o ka­dar büyük ki, onu dindirecek bir çare bulamıyorum.’’

“Bu karşılaştığınız ilk ölüm hadisesi mi?” “Hayır. Annem, babam, dayım daha önce vefat ettiler ama bu bambaşka bir şey. Evlat acısı hiç bir şeye benze­miyor.”

“Sen bu yavrunla bir gün saadetler içinde, hiç ay­rılmamak üzere buluşmak istersin değil mi?”

“Ah elbette istemez miyim? Zaten buralara ge­lişim bu yüzden.Bu hallere düşmem o sebepten.“ “Öyleyse sana müjde! Senin bu yavrun seni alma­dan cennete girmeyecek. Sana şefaat edecek. Sen yeter ki, Allah’ın rızası doğrultusunda yaşa. Daima istikamet üzere ol. Cennette o yavrucuğunla daima beraber olacaksın. Hiç ayrılmayacaksın. Onun mis kokusunu içine çekeceksin. O hep sana gülecek. Hep kucağında olacak.“

“Peki, buradaki bu feci halim nasıl sona erecek? Kendimi bu hasretten nasıl sıyıracağım?“ “Biliyor­sun kardeşim, hepimiz öleceğiz. Herkes amelinin onu çektiği yere gidecek. Sen, madem ki kavuşmak var, elbette cennete gitmek istersin?” “Elbette, kim istemez?“ “Herkes ister tabi ki ama dünya imtiha­nını başarıyla geçmek zorundayız, bunun için. Her­kesin ayrı bir imtihanı var. Sen sanıyor musun ki, diğer insanların hiç derdi, gamı, tasası yok. Biz ne olursa olsun Rabbimizin doğru yolundan şaşmaya­cağız. Başımıza gelen hadiselerin içindeki hikmetleri bulmaya çalışıp, istikametli yoldan ayrılmayacağız. Sen şimdi eve gidince bir abdest al, gönlünü tam Allah’a bağlıyarak, içten bir dua et. Namazlarını hiç ihmal etmemeye çalış. Zira kul, en fazla namazda Rabbine yakındır.“

Sohbet bu minval üzere devam ederken, hanım biraz rahatlamış görünüyordu. Bir seçim yapmıştı sanki. Gözlerini yanındaki evlatlarından ayırmadan, bir birine, bir ötekine bakıyordu. Bir kız, bir oğlandı bunlar. Sessiz sessiz annelerinin yanında oturuyor­lardı. Sanki onu kaçırmamak için, gerekirse nefes bile almayacaklardı. Sessizlik uzadıkça endişeleri arttı ve ikisi de yerlerinden kalkıp, annelerinin boy­nuna sarıldılar. “Anneciğim, bizi bırakma ne olur!“ diye ağlaşmaya başladılar.

Anneleri de sanki yıllarca hasret kalmış gibi onla­ra sarıldı. Bir yandan da “Hayır asla, ömrüm oldukça sizi yalnız bırakmayacağım. Ben ölen yavruma has­rettim, siz de bana. Sizin bu hasretinizi dindirece­ğim inşallah.” diyordu.

Bu tabloyu seyretmek doğrusu o iki bayan için de çok duygulandırıcıydı. Hanım bu tesellici arkadaşla­rının orada olduğunu çoktan unutmuş görünüyordu. Kim bilir, nasıl duygular içindeydi. Sanki çocuklarını yıllar sonra ilk defa görüyor gibiydi. Bu unutulmuş yavrular da annelerine kavuşmanın sevinci ile ne ya­pacağını bilmez haldeydi.

Neden sonra hatırladı mezarlıkta tanış olduğu arkadaşlarını. “Çok işim var, çoook. Şimdi eve gide­ceğim,boy abdesti alıp dua edeceğim. Namaz kıla­cağım. Uzun zamandır ihmal ettiğim evimi derleyip toparlayacağım. Yıllardır doğru düzgün yemek yi­yemeyen ev ahalisine güzel bir yemek yapacağım. Bana bunca zaman sabreden beyimden helallik di­leyeceğim. Benim çok kahrımı çekti o. Hep sabretti, Yani, Rabbim nasip ederse yeni bir hayata başlaya­cağım inşallah. Dualarınızı bekliyorum.” dedi.

“İnşallah. Bu gün böyle bir olayla karşılaşacağımızı bilmiyorduk ama Rabbim biliyordu. Seninle tanıştığı­mıza çok sevindik ve her zaman dualarımızda olacak­sın.Rabbim cümlemizi doğru yolundan ayırmasın.“

İçten aminler göğe yükselirken, her iki taraf da mutlu idi. Yürekleri nurdan kandillerle ışıklandırılmış­tı sanki. Hani bazen tarifsiz bir ferahlık duyarsınız ya işte öyle bir şey. Hissedilen ama anlatılamayan…

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*