Düşünceler

Arayış

Yüreğine düştü bir gam, bir hüzün. Mengenede sıkılmışçasına burkuldu içi. Sanki nefes alamaya­cakmış gibi bir daha. Bir kez daha asla gülemeye­cekmişçesine mühürlendi dudakları. Elleri ile başını tutup sımsıkı, duymak istemedi hiçbir sözü. Ne ka­dar kuvvetle bastırıp-kapatırsa kulaklarını, o denli duymayacak sanıyordu bitmek bilmeyen çığlıkları…

Bîtap yüreği kimsesiz çocuk gibi ağladı. Üzgün­lükleri ve kırgınlıkları sanki sıradağlar gibi dizilmiş­lerdi sevdiklerinin önünde. Onlara ulaşmaya geçit vermemek için, kaşlarını çatıp kasvetlice dikilmiş­lerdi karşına. Sırtlarına simsiyah bulutlardan birer aba geçirmişler, öfkeyle kararıyorlardı her onlara bakışında. Neden geçit vermez, neden engel olur­sunuz ki bana? Ne istiyorsunuz hem benden daha? Yıllar önce, ümitle, can attığım büyümek… Sırf ya­payalnız kalmak mıydı büyümek? Sımsıcak gülüş­lerim, masumiyet timsali çıkarsız sevgilerim vardı çocukken. Hiç kimsenin beni ikiyüzlülükle sevmedi­ğine inanırdım. Tertemiz ve de masum. Çocukluğu­mun çekip gidişiyle mi bitti her şey? Küçüklüğümde yanımda olan, hiç terk etmeyeceklerini sandığım sevdiklerim ise “Artık büyüdün” diyerek bahaneler mi uydurdular tek tek,terk edişlerine…

Eğer bilseydim bu kadar acı olduğunu büyü­menin, şayet istemezdim hiç büyümek! Ağlıyor yüreğim. Kalbim, ruhum aklım bir olup gözyaşı döküyorlar habire. Kalbimdeki hüzün, ruhumdaki açlık, aklımdaki delirtici sorular… Çıldıracak gibiyim sanki. Nereden, nereye gitmekteyim? Neden dün­yadayım? Neden sınanıyorum durmadan müşkül sorularla? Neden sığamıyorum koskoca dünyaya, zindanda boğazı sıkılmışçasına daralıyorum? Ne­den bir türlü bulamadım gerçek sevgilimi hâlâ, onca çabaya rağmen. Hep mi çıkarcı ve nankör şu insanoğulları? Nerede gerçekten sevip seveceğim -sevileceğim- sevdiğim? Nefsimin hevesleri mut­lulukları anlık iken nasıl bulacağım yıllardır peşinde koşuşturduğum, aradığım, bir türlü ulaşamadığım o sonsuz mutluluğu?

Yüreğin hisseder ya bir hazinlik, bir gariplik öy­lesine durup dururken. Hani anlam veremediğin, duraksadığın, buruk bir acı çöker o anda. Ortalıkta üzülecek hüzünlenecek hiçbir şey yok iken ya da yok gibi sandığın… O an kâh çocukluğuna tekrar dön­mek, tekrar en ufacık şeye dahi sevinebilmek, en küçük bir umutla olsun gülmek istersin. Kâh çocuk gibi her şeyden habersiz kalarak gülücükler saçarak etrafına, oyunlar kurarsın oyuncaklarınla hayal ül­kelerinde… Tıpkı o günlerdeki kadar mutlu olmaktır düşlediğin şey. Peki niye bu hüzünlerle bîtap yüre­ğim? Yoksa bilmediğim hüzünlerim mi gizli bir yer­lerde? Saklı acılarım, sır dolu sancılarım mı yokluyor beni? Yine bir yerlerde, bir sevdiğimin, bir mü’min kardeşimin, bir sıkıntısı mı var yoksa? Bilemediğim, ulaşamadığım, yetişemediğim, belki de hiç tanı­madığım. Ama kalbimi üzecek kadar rabıtası olan kalbimle. Muhakkak ki duaya çok çok ihtiyacı olan, şu an…

İki kapağın arasında gizliydi, gizemli dünyaların ebedi mücevherleri. Yüreğinde ilmek ilmek çözüldü kırgınlıklar, yılgınlıklar, bıkkınlıklar satırlar arasın­da gezindikçe. Camid olmaktan, kalmaktan azad olurcasına koşuştu mânâ iklimlerinde. Bir alaca ha­yal-meyal, kulluğa meyyal. Bir suskunluk, bir naz oldu mu bin bir niyaz. Ne ulvi, ne yüce duasın sen, Cevşen. En Sevgilinin (asm) duası. Onun yakarışı. Onun niyazı. Kalemin kağıdı dost bilip, her derdini anlatıp içini sırf ona dökmesi gibi, gerçek dosta… Hüzünlerin yerini neşeye, umutsuzlukların ümide dönmesi. O’nun huzurunda olduğunu bilmekleydi muhakkak, huzura, feraha kullukla beraber dönmek. Yaratanı marifetle, ya­ratandan mağfirete meyletti hükümler. Her ne isteyeceğini bilemezken daha bizi yaratan yara­tıcımızdan, her şeyi ister olmuştuk se­nin gibi raşîd bir dostla. Her şeyimizi bilen, her şeyimizden haberdar olan, her ihtiyacımızı görebi­lecek olan Sahibimizden. Susuz kalmış çorak top­rağın suyu hasretle kucaklayışı gibiydi dostluğun. Annenin evladına hasretle sarılıp, bağrına basışıydı kucaklayışların. Kimsesiz değildik artık. Alev alev yanan Temmuz sıcağında, serin bir gölgeliği andı­rıyordu nefesin. Kalabalıklar içinde tenha, herc-ü merc içinde sükunetliydi beraberliğin.Yüreğimizin kasırgalarına dingin yârenimizsin sen…

Risale-i Nur.”Sözler’deki hakaik ve kemalât, be­nim değil Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh et­miştir.”1 demiş Üstadımız. Onuncu Söz’de haşirde bir çiçek gibi dirilmek.. Yirmi Beşinci Lem’a’da Şafii isminle hastalıkların ruhda bıraktığı sıkleti kaldı­rabilmek…Yirmi Beşinci Söz’de bize gönderdiğin kitabımızın mahiyetini, On Dokuzuncu Mektup’ta rehberimiz efendimiz Habibinle (asm) buluşmak şerefini…Sevgililer sevgilisinin tabiriyle vakit ikin­diydi; ömür geçip gitmekteydi. Sağanakların yağıp yağıp da, göğün günlük güneşlik açılması gibiydi her şey. Yeryüzünde okunulası kitaptı Risale-i Nur, fani ömürde bâkiyane ömürler için..

Dipnot: 1. Mektubat

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*