Düşünceler

Görmek ve görülmek üzerine…

Görebilmek en büyük nimet şüphesiz. Rabbimizin sayısız ihsanlarından biri insanoğluna. Görmek; kendimizi, sevdiğimizi, etrafımızı, yeri-göğü, dünyayı. Bakışımızın gittiği noktaya kadar. Her bir bakışımızla, gördüklerimiz ruhumuzda mayalanır üstelik. Her bir gördüğümüz bir önceki karenin üzerine işlenir, zihnimiz sayısız tasvirler çizer yetmezmiş gibi, ardı ardına eklenen bir mecmua… Her bir nimetin bir bedeli ve sorgusu var. Şimdilerde bu ihsanı ne kadar basit ve boş işlere heba edişimiz ise tam da durup düşünmemiz gereken yer. Günümüz alış­kanlıklarının internet ve cep telefonu ortamından şekillendiği bir zamanda yaşıyoruz. Günde­mi, olan biteni elimizdeki dünyada buluveriyoruz. Saniyeler içinde. Öyle ki günün her saatinde elimizden düşürmediğimiz bu alet, her bir anımızda da bizimle. Her bir yaptığımızı fotoğraf­lamak, akşama kadar yaşadığımız onca duyguyu da paylaşmak. O kadar kolay ve zahmetsiz ki… Siz “paylaşmak” deyiniz, ben ise “sergilemek”.

Duygularımızı yaşarken “paylaşacağız” diyerek insana ve ahlâka dair sınırlarımızı zorlu­yoruz. Her bir yaptığımızı sanal ortamlara taşımadan, gözler önüne sermeden rahat edemez olduk. İlk fırsatta paylaşım (?) yapmayınca kendimizi eksik kalmış hissedip, yaşamamış gibi hisseder olduk. Bu garip hisle, eksik kalmış duygu durumuyla yollara dökülüp bir tıkla sınır­ları aştık. Neyi/neden paylaştığımız da ayrı bir mesele! Sınırsız internetimiz buna yeterken, kişiliğimize dair çizdiğimiz mahremiyet çizgimiz ise gün be gün silinip kaybolmaya yüz tuttu.

Görüşmekten kaçtığımız, halini hatırını sormadığımız, zor zamanında derdine ortak olma­dığımız onlarca, yüzlerce tanıdığımıza, tanımadığımıza görülmekten, görülüp incelenmekten usanmadık mı daha? Nimet olan teknoloji hayatımızın çok yerine kolaylığı getirmiş olsa da, gafletimizden yararlanıp peşinden öyle şeyleri de kabul ettirdi ki bize. Ruha dair incelikleri­mizi, zarafetimizi, kibarlığımızı, naifliğimizi de onun ellerine teslim ettik seve seve. Çekin­genliğimiz, mütevaziliğimiz… Neticede yıpranan ahlâkî değerlerimizdi. Farkında olmadan alıp götürdü bizi. Başkalarına gösterdikçe elindekilerle böbürlenen, kibirlenen, diğer insanları imrendirmekten öteye geçerek, kıskandırmaktan hoşlanan birer varlığa dönüştük. Kaba saba ve de görgüsüz. Ne yazık. Ne utanmamız kaldı, ne sıkılmamız. Bir garip olduk biz yahu!

Perdeleri aralamaya bu kadar mı hevesliydik ki! Sırf birileri, bir şeyleri, ya da bizleri “görsün­ler de, görsünler!” bahanesinin arkasında nefsimize uyup hata ettiğimizi unuttuk çoktan. Tek derdimiz hep bir şeyleri göstermeye kaldı. Sınırsızca yaşadığımız hayatı. Duygusuzca duygula­rımızı. Hissettiklerimizi. Bulan-bulamayan demeden yediğimizi. Ne yaptığımızı vaktimizi nasıl geçirdiğimizi sorgulamadan yaptığımızı-ettiğimizi. Yetmedi gezdiğimizi, tozduğumuzu… Öyle ki “kıskananlar çatlasın!” tarzında aldığımız hediyeleri, kutladığımız önemli günleri. Riyayla gezer olduk sanal ortamlarda. Gösteriş budalalarına döndük haberimiz yok! Başkalarının ha­yatlarıyla neden bu kadar ilgilenir olduk, daha doğrusu ne yapıp ne ettikleriyle?

Müslüman insan için en tehlikeli birer davranış olan gösteriş, riya, kendini beğenmek… Bu gibi hastalıklara muzdarip olup da bundan çekinmeye çalışmak mı? Ya da içine düştüğümüz yanılgıya kılıf uydurup, yaptığımız yanlıştan zevk duyar oluşumuz da ayrı bir hastalık olsa gerek.

İndirin perdeleri, inelim riya sahnesinden. Yok paylaşım, yok durum, yok öz çekim… Oyna­mayalım artık bu oyunu!

“Ömür ayn-ı heva oldu Kemal ayn-ı heba gördüm. Amel ayn-ı riya oldu Emel ayn-ı elem gördüm.”1

Dipnot: Bediüzzaman Said Nursi/ Sözler.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*