Hikâye

Mezarlığın hikâyesi

– Mezarlıktaki kurumuş meşe ağacını gördün mü? diye soruyor Kukkuk nine küçük Mart’a.

-Gördüm. Amma da kuru!

-Haha, kuru demek. Elbette kuru, çünkü geceleri hiç gitmedin ki mezarlığa. Yaa, geceleri korkuyorsun demek. Ama yavrucuğum, sen evvela atalarından korkmamayı öğrenmelisin. O mezarlıkta yatanlar, İlâhî günün gelmesini sabırsızlıkla bekliyenler senin dedelerin, ninelerin… Köpek ve kedileri kucaklamaktan, dedelerinin sıcak bağırlarındaki o mert nesle olan sevgilerini bilmiyor, hissetmiyorsun ki. Yavrucuğum, mezarlıktan korkma, orası yığınlarla, bu devirde rast gelinmeyen; dürüst, mert, saygılı, onurlu insanların uyuduğu yer. Bak, ne iyi insanlar yatmaktadırlar orada. Akgül dede vardır, duymuşsundur muhakkak. Yaa, duymadın demek, dur, anlatayım o halde. Akgül dede öyle çalışkan bir kimseymiş ki, gündüzleri dönümlerce araziyi tek başına hasat eder, geceleri de hasat ettiği nohutları yahut buğdayları sırtında kilere taşırmış. Yahu eşeğin var, niye eşek değil de sen taşıyorsun, diye sorduklarında: yirmi yıldır bana hizmet ediyor, yaşlandı artık, dinlenmesi lazım geliyor, dermiş. Eh, o da emekliliği hak etti doğrusu, diye de fikrini sürdürerek yaptığı işin doğruluğunu tasdik edermiş. Şimdi düşünüyorsundur, böyle çalışan bir insanın hodbin birisi olması gerek, bunun ertesinde de zenginliğe terfi etmesi lazım gelir, diye. Yoo, yanılıyorsun evladım, çalışan, didinen, uğraşan kimseler genellikle varlıklı olmazlar. Hatta mümkünü yoktur bunun. Tek baştan çıkan alın terinin bulaştığı para mümkün değil birikmez. Köşeye üç-beş kuruş koyarsın ihtimal, ama bu üç-beş kuruş da yarını düşünmene mani olmaz ki. Hem zengin olma hırsı zamane insanında bu kadar fazlalaştı, bir kuruntu halini aldı. Geçmişte öyle bir derdi yoktu insanların. Bak sevgili çocuğum, Akgül dede öldüğünde cebinden yalnızca ekmek alacak kadar para çıkmış. O çalışkan insan, ömrü boyunca; bir asır, hiç durmadan çalışmış da yine de mezara fakir girmiş. Çünkü biliyormuş ki para öbür alemde bir kapı açmazmış. Yoo, devlet memurları gibi rüşvet nedir bilmez melekler. Altından Mısır’ın ovaları senin olsa dönüp bakmazlar sevabın, iyiliğin yoksa! İşte, Akgül dedenin de parası çıkmamış hiç, üstelik üstü başı da öyle sağlam değilmiş. Misal bölük pörçükmüş gömleği, çünkü bakarmış Akgül dede, ufacık bir çocuğun ayaklarına giyeceği ayakkapları yok, hemen elini o merhametli cebine daldırırmış, öyle derin değilmiş cebi, sığmış! O sığ cepten çocuğa bir miktar para uzatır, git kendine yeni ayakkaplar al, dermiş. Ufacık çocuk ayakkapları ne bilsin! Dere kıyısındaki çamurda, uzun otlaklı çayırda oynayınca ihtiyaç da duymamış bunca zaman, bu yüzden elindeki birkaç metelikle bakkala koşar, alabildiği kadar şeker alırmış. Ağzının için arı kovanı gibi tatlıyla dolu bir halde arkasını döndüğünde Akgül dedeyi kapıda kendini seyreder bulurmuş. Ama zannolunacağının aksine Akgül dede gülümseyerek bakkala: şu çocuğa iyisinden ayakkabılar ver, dermiş. Cebinden, şeker parasından ayrı tuttuğu kağıtlıkları çıkarır, bakkala verirmiş. Sonra: çocuk ayakkabıları ne bilsin! Onun dünyasında şeker daha zaruri bir ihtiyaçtır, diye söylenerek evine gidermiş. Bunu ertesi gün bir başka çocuğun olmayan gömleği, donu için yaparmış. İşte, öldüğünde, cenazesine gelen herkesin kıyafeti tastamammış, parlakmış da Akgül dedenin mezara girdiği kıyafetleri ya yamalı ya da yırtıkmış.

Kukkuk nine, birer kuş gibi art arda gökyüzüne havalanan, sahici kuş olsalardı gökyüzünde kuş deryasının hasıl olacağı sözcükler söyliyor. Dur durak bilmiyor. Nasıl dursun ki! Cevizli mezarlıktaki ölülerin dürüstlüklerini, mertliklerini anlatmaya kalksa bir yüzyıl daha yaşar, sabırsız toprağı çileden çıkarır!

Kukkuk nine, geçmişten öyle bahsediyor ki, kendisiyle yaşıt bir ardıç ağacı zamanı unutuyor, gençleşiyor, bir yüzyıl önceki ufak, cılız, bir sinek konsa eğilen ince ağaççığa dönüşüveriyor. Şimdi önünden, yamalı insanların sırtında çuvallarla geçmesini bekliyor. Ufukta bir atlı araba gördüğünü, bir tren katarının şimal tarafından gelen düdüğünü işittiğini zannediyor. İşte, diyor, okul saati de geldi, şimdi takım elbiseli, kravatlı bir öğretmen geçer şuradaki patikadan. Ama yoo, geçeceği yok kimsenin. Kravatlı öğretmenler çağı çok geçmişte kaldı çünkü.

-İnsan çok konuştu muydu sözün ucunu kaçırır. İşte, bak neler de söyledim. Hasılı yavrucuğum, o kuru dediğin ağaç geceleri yeşerir, gelin gibi çiçeklerle süslenir, yüzlerce kurbağa ayaklı kuşun konağı olur. Ta ki tan ağarıncaya, Gal horozu ötünceye, Akgül dede gibi çalışkan insanlar uyanıncaya, tarlakuşları ellisindeki kadının Sarınç dağına bakan mutfak penceresi önünde ötmeye başlayıncaya kadar…

Fehmi Marankos

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*