Kapak

 Ölümün hakiki yüzü güzeldir

Ölüm nedir?

Bilimsel olarak ölüm, biyolojik fonksiyonların geri dönüşü olmaksızın işlevini kaybetmesi olarak tanımlanmaktadır. Tıp ilmi, beyine kan akışının olmaması ve beyinde hiçbir elektrik akımının kalmamış olmasına “beyin ölümü” diyor. Beyin ölümü gerçekleştikten kısa bir süre sonra diğer organ ve dokular da ölmeye başlıyor. Dolayısıyla beyin ölümü gerçekleşen biri tıbbî olarak ölmüş kabul ediliyor. Kur’ân’da anlatılan ölüm ise, tıbbî olarak bilinenin ötesindedir. Ruhun, beden meskeninden çıkmasıdır. “Her canlı ölümü tadacaktır” âyeti ruhun ölmediğini, sadece ölümü tattığını bildirir. Biyolojik olarak beden ölse de, ruh yeni bir âlemde yaşamaya devam edecektir. Her gece nasıl uyuyup, sabah uyanıyorsak, öldükten sonra da ruh dünya uykusundan kabir hayatına uyanacaktır.

 

Niçin ölürüz?

Hayatı veren Allah, zamanı gelince insanı bu vazifeden terhis eder. Bu dünya, bir süreliğine konaklanılan bir han, bir imtihan yeridir. Bir başka tarifle, ahiretin tarlasıdır. Burası ahiret için çalışma yeridir. Ahiret mahsullerinin dokunduğu ve işlendiği bir fabrikadır. İnsan da bu fabrikanın çalışanıdır. Kârlı bir ticaret yapması beklenen bir tüccardır. Ecel gizli olduğundan kimse ne zaman öleceğini bilemez. Onun için insan her zaman buradan ayrılacağını bilmeli, bir yolcu ya da bir misafir gibi olmalıdır. Gelecek plânlarını sadece bu fani dünya üzerine değil, daha ötesine taşımalı, ebedî saadet için yapmalıdır. Ölüm ile, imtihan süresi sona erer. Ölüm, insanın ebedî aleme gitmesi için bir bilet, bir araç, bir vesikadır. “Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir.”1 Yani ölüm de, hayat kadar plânlı bir intizam dairesi içindedir. Başıboş bir fiil değildir. Askere alınmak nasıl belli kurallarla gerçekleşiyorsa, askerlikten terhis olmak da intizam ve belli kurallarla olur. Ölüm, bir hâlin bitip, başka bir hâlin başlangıcıdır. Meselâ, bir meyveyi yediğimizde artık o meyve ortadan kalkıyor, midemizde ölmüş oluyor; ancak, hakikatte hayatı daha güzel bir şekilde, insanın bedeninde vitamin ve hücre olarak devam ediyor. Toprak altına giren bir çekirdeğin ağaç olarak çok güzel bir şekilde hayata başlaması gösteriyor ki, kâinatın en değerli canlısı insanın toprak altına girmesi de, yeni ve ebedî bir hayatı netice verecektir.

 

Kimse ölmese ne olurdu?

Jose Saramago adlı yazar “Ölüm bir varmış bir yokmuş” isimli kitabında, hayalen ölümün olmadığını düşünür. Adı bilinmeyen bir ülkede beklenmeyen bir durum meydana gelir ve ölüm artık yoktur. Hiç kimse ölmez. Ülkeye yayılan dalga dalga sevinç bir süre sonra yerini hayal kırıklığına ve içinden çıkılmaz sorunlara bırakır. Ölüm yoktur; ama zaman devam ettiği için sonsuz bir yaşlılık başlar. Ailelerden devlete, devletten kiliseye, sağlık kurumlarından cenaze hizmetlerine, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ölüm ortadan kalkınca, diriliş umudu da ortadan kalkar. Diriliş umudunun olmayışı da dini inançları ortadan kaldırır. Hastanelerde yatan hasta sayısı sürekli artış gösterir ve hastane yöneticileri zor durumda kalır. Yaşlılarının sevimsiz hallerine sabrı kalmayan aileler soluğu huzurevlerinde alır; ancak talep fazlalığından huzurevleri de zor durumdadır. Sigorta şirketleri, bakanlıklar, basın yayın organlarına açıklama yapar: “Eğer tekrar ölmeyi beceremezsek geleceğimiz karanlık.”

Bütün bunlar hayalî bir kurgu olsa da, ölümün dünya hayatının devamı için bir gereklilik ve denge unsuru olduğu gerçektir. Bediüzzaman Hazretleri ölümün gerekliliğini ve bir nimet oluşunu şu örnekle akla yakınlaştırır: ”Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin.” 2

İbn-i Sina ise “Kimse ölmese ne olurdu?” sorusu hakkında şunları söyler: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nasıl sığarlardı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları halinde bile dünyaya sığmazlardı. O kadar insana barınacak ne bir yer, ne ekip biçecek arazi ve ne de gezecek yer kalırdı.” 3

Ölüm, hem kabirde bizi bekleyen dost ve yakınlara kavuşmak için bir nimettir, hem de çekilmez hâle gelen dünya işlerine dayanacak gücü kalmayan yaşlı, hasta bedenin kurtuluşu, hem de dünyada kalanların zor durumda kalmaması için bir nimettir.

 

 Ölümün hakiki yüzü güzeldir

“Herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranîdir, güzeldir gördüm.“4 Bediüzzaman Hazretleri, herkesçe korkunç olarak düşünülen ölümün hakikî yüzüne bakıyor ve gördüklerini bizlere de anlatıyor. O siyah, karanlık peçenin arkasında nuranî bir güzelliğin olduğunu söylüyor. Öyleyse korkmak yerine, başımıza gelecek böyle bir güzelliği beklemeliyiz. O güzel güne hazırlanmalıyız.

 

 Ölürken ne hissederiz?

 Ölümden niçin korkarız?

Devamını Dergimizin Şubat sayısından okuyabilirsiniz.

 

 Dipnotlar:

  1. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s.13.
  2. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 14.
  3. İbni Sina/ Ölüm korkusundan kurtuluş reçetesi
  4. Bediüzzaman Said Nursi, , Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 231.

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*