Hisleri terbiye iklimi: Ramazan

İnsanlık, melekleri bile imrendirecek muhteşem donanımına, istidatlarına rağmen, kontrol edemediği kuvveleriyle terbiye edemediği hisleriyle, habis ruhları bile utandıracak işler yapmaktadır. İnsanın bu zalimiyet tarafı, günümüzde küreselleşen dünya ve gelişen teknoloji ile daha da ürpertici bir hâl almıştır. Duyulan, görülen, okunan her vahşet haberi, her zulüm haberi, kalp ve ruhta yaralar açmakta ve insanda uyuyan süfli hisleri de uyandırmaktadır.

O zaman,  marifetullah ve muhabbetullahın yollarını temin eden, aynı zamanda da günahların, tecavüzlerin zulümlerinin sebebi olan hisleri, hislerin derç edildiği eneyi, enenin en tesirli bir surette terbiyesinin ve doğru kullanımının nasıl olacağının bilmesi gerekir. Zira İnsan neyi kontrol edecekse onun sistemini tanımalıdır. Bu yüzden hisler kontrol edilecekse, hisleri tanımak, hislerin bağlı olduğu merkezlerin mahiyetlerini bilmek durumundadır.

Önce insan neden duygu ve hissiyatla cihazlanmıştır sorusunun cevabını bulmaya çalışalım. Burada hemen şunu ifade etmek gerekir ki duygular ile hisler farklıdır. Duygu, psikolojik bir deneyim / farkındalık halidir.  His ise duygunun kendisine dair bilinçli bir farkındalıktır. Duygu genellikle önce gelir ve evrenseldir. Hisler ise mizaç ve deneyimle şekillenir. İki kişi aynı duyguyu hissedebilir ancak bu duyguyu farklı şekilde isimlendirebilirler. Duygular belli başlı ve sınırlıdır. Hisler ise Bediüzzaman’ın  ifadesiyle yüzlercedir.  Sanırım “duyguyu hissetmek”  tabiri ile duygu ve hissin arasındaki fark kısaca ifade edilmiş olur.

Cenab-ı Hak his ve duyguları (hissiyat) hayata derc etmiştir. “Hayat dahi pek çok sıfattan yapılmış bir hakîkattir. O hakîkattaki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisât ederek inkişâf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekserî ise, hissiyât sûretinde kendilerini ihsâs ederler ve hayattan kaynama sûretinde kendilerini bildirirler”1 demiştir. Hissiyatı ise Üstad Bedîüzzamân müsbet ve menfî olarak ayırmıştır.

Bu hissiyatların ulvileşmesi, yükselmesi ve inkişâf etmesi için hiss-i dîn ile mütezeyyin olması gerekmektedir. Eğer hiss-i dîn ve îmân, efkârı nûrlandırırsa o efkâr yoğunlaşarak marifetullah noktasından da aşarak hissiyâtla  muhabbetullaha ulaşır ve insanı îmân-ı kâmil noktasına çıkarır. Demek ki dîn insanda bulunan binlerle hissiyâta istikamet verir ve insanları mütehassıs yapar.

İnsanın mevcut imanını ifsat eden bir takım sufli hisler ise yaptığı ibadetleri bile boşa götüren bir netice doğurabilir. Çünkü mü’minin güzel ahlâkı olmazsa, yaptığı ibadetler, hiçbir kıymet ve faydası olmayan hareketten ibaret kalır. Resûlullah (asm) şöyle demiştir: “Kimin namazı onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymazsa, onun Allah’tan uzaklaşması artar.”2  Zaten ibadetlerin emredilme sebebi de, insanın hem şahsî, hem içtimâî hayatını düzene sokmasıdır. Dolayısıyla bu netice hâsıl olmuyorsa, o ibadet ibadet olmaktan çıkar. Çünkü ibadetler insanın istidatlarını inkişaf ettirir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettirir. Fikirlerini intizam altına alır. İfrat ve tefritlerden kurtarır. İnsanın zâhir ve bâtın duygularını kirleten tabiat paslarını yok eder ve insanı mukadder olan kemâlâta yetiştirir. (İşârâtü’l-İ’câz)

İbadetlerin bu mezkûr faydalarını görebilmenin yolu da elbette ihlâstır. Güzel ahlâk olmaksızın ahiret ve dünya işlerinden hiçbiri düzene giremez ve hayatta huzur sağlanamaz. Bu sebeple güzel ahlâk ibadetsiz olmayacağı gibi, ibadetler de güzel ahlâkı netice vermelidir.

İbadetler dinlerin pratik yönlerini oluşturmaktadır. İbadet kavramı, insan şuurunda ve davranışlarında Allah kavramını aktif kılan her türlü söz, davranış ve duruş şeklinde ifade edilir. Diğer bir ifadeyle bireyin iç dünyasındaki derinliklerindeki dinî hislerin ve düşüncelerin gözlemlenebilir şekilde davranışlara dönüşmesi olarak da tanımlanabilir.3  Risale-i Nur terminolojisinde ise “Akaidi ve imani hükümleri,  kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir.”4  İbadetler, insan-yaratıcı, insan-insan ve insan-nefis ilişkisini sürekli ve canlı tutan en önemli araçlardır.

Bu manalar ışığında baktığımızda içinde bulunduğumuz Ramazan ayında tutulan oruç, insanda gerek şahsi, gerekse içtimaî hayatında çok yönlü bir eğitimi ihtiva eder. En başta insandaki mevhum rububiyeti yani enenin firavuniyetini kırar.  Dolayısıyla oruç dqğrudan ene ile bağlantılı ve hisleri kontrol etmeye vesile bir ibadettir. Çünkü İnsandaki hissiyat eneye derç edilmiştir. Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhîyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyât, enede münderiçtir.” 5

Ramazan Risalesi,  9. Nüktede enenin takıldığı nefis ile Allah arasında bir muhavere geçer. “Hadisin rivayetlerinde vardır ki:  Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?”

– Nefis demiş: “Ben benim, Sen sensin.”

– Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.

– Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene? Ve mâ ente?”

– Nefis demiş: “Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.”

Nefisle Allah arasındaki bu çok manalı, hikmetli diyalogda dikkat çeken çok önemli bir vurgu, cehennem azabı kadar açlığın da terbiye edici özelliğidir. İnsanın acizliğini ve fakirliğini en iyi hissettiren şeyin açlık olduğu vurgulanmaktadır.  Nitekim her çeşit azap, enenin mevhum rububiyetini, kırmayabiliyor. Açlık adeta enenin beslendiği musluğu kapatmak manasına geliyor. İnsan nefsini dünyada en terbiye eden şey nimetin, konforun, menfaatin elinden alınmasıdır.  Asıl mesele açlığın talim ettirdiği düşüncedir. Yani beni tok eden “Sendin”, “Ben” ise Sana muhtacım. İşte terbiyenin özü olan bu ayırım ancak Ramazan ayındaki oruç talimi ile ulaşılabilen bir kulluk noktasıdır.

Nitekim nefis terbiyesinin esası Rububiyeti (terbiye edildiğini) anlamaktır….

Yazının devamını Dergimizin Nisan sayısından okuyabilirsiniz.

 

 

Dipnotlar

1) Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2004, s: 1100.

2) Zehra.A. Koyuncu, Kitab-ı Mukaddes ve Kuran-ı Kerim’de Ortak Ahlaki İlkeler, Ankara Üniv., Sos. Bil. Ens., Ankara 2006, s.49.

3) Hüseyin Certel, İslami İbadetlerin, Psiko Sosyal İşlevleri, EKEV Akademi Dergisi,1(3), 1998, s.210;  Faruk Karaca, Din Psikolojisi, Eser Ofset, Trabzon, 2011, s133.

4) Said Nursi, İşarat’ül- İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul,1994, s140.

5) Sözler, 2004, s: 875.

 

YASEMİN YAŞAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir