Kapak

İttihad-ı İslâm’ın şehri: Kudüs

Kudüs, üç semavî dinin kutsal şehri. Neredeyse beş bin yıllık kadim geçmişiyle tarihî, dinî, coğrafî vb. özelliklere sahip. Sezai Karakoç’un ifadesiyle “göklerde yaratılıp yeryüzüne indirilen şehir”

Müslümanlar açısından İslâm’ın ilk kıblesi olması, İsra ve Mi’raç mucizesinin burada yaşanması Kudüs’ü önemli kılıyor. Yine Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. Zekeriya, Hz. İsa gibi Peygamberlerin de Kudüs veya çevresinde yaşaması, bu şehri daha önemli hale getiriyor.

Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Peygamber ve Müslümanlar 13 yıl Mekke döneminde 16 ay gibi bir süre de Medine döneminde toplamda 15 yıla yakın Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’de Mescid-i Aksa ve civarının, Cenab-ı Allah tarafından bereketlendirilen kutsal bir yer olduğu İsrâ Sûresi’nde belirtilmektedir. İsrâ “geceleyin yürütmek” anlamına gelmektedir. Mi’rac yolculuğunda, Hz. Muhammed’in (asm) bir gece, Mekke’den Kudüs’e götürülmesini ifade eder. Sûrenin diğer bir adı da “Benî İsrâil Sûresi”dir. İsrâ sûresi 1. âyet’te “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” İfadesi Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs’ü vurgulamaktadır. Tefsir âlimleri arasında âyette Mescid-i Aksa ve çevresinden kastedilenin, Kudüs olduğuna dair fikir birliği mevcuttur.

Hz. Muhammed’in (asm) önceki tüm Peygamberlere namaz kıldırması ve sonrasında Mi’rac’a buradan yükselmesi, Kudüs’ü değerli kılan başka bir özelliğidir. Yine Peygamberimizin (asm) bir hadis-i şerifinde “Yolculuk ancak şu üç mescitten birine olur. Şu benim mescidim (Mescid-i Nebevi), Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa’ya” şeklinde belirtmiştir. Dolayısıyla her üç mescid de Müslümanların dinî hayatında önemlidir.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde zikredilmesiyle, tarihî, dinî, kültürel ve pek çok özelliğiyle öne çıkan Kudüs hakkında, İslâm dünyasında belirli bir düzeyde Kudüs algısı ve hissiyatı oluştuğu görülmektedir.

Diğer taraftan Kudüs, diğer semavî dinler için de kutsal konumdadır. Bundan dolayı Kudüs, eskiden beri devam eden inanç temelli mücadelelerin nedenlerinden biri olmuştur. Tüm insanlık için gönderilen İslâm dininin, yayılması için İslâm’a davet ve cihat gibi yollar izlenmiştir. Hz. Ömer döneminde İslâmiyet’in yayılması hızlanarak sadece Arabistan ile sınırlı kalmamıştır. İslâmiyet’in cihat yoluyla yayıldığı coğrafyalardan biri de Kudüs’tür. Ebu Ubeyde komutasındaki İslâm ordusunun 637’de şehri kuşatması ile başlayan fetih süreci, Hz. Ömer’in 638’de Kudüs’e gelmesiyle tamamlanmıştır. Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettikten sonra gayr-i Müslimlere yönelik bir Emanname (Güven Fermanı) yayınlamıştır. Yayınlanan Emanname ile şehirdeki gayr-i Müslim halkın dinî, kültürel, göç, vergi vb. konularda güvenlikleri sağlanmıştır. Böylece Kudüs’te, İslâmiyet’in hoşgörü anlayışı tesis edilmiştir.

Fatımîler (979-1171) bilindiği üzere İslâm tarihinin ilk ve tek Şii Hilafetidir. İsmaili Şiiliği ekolündeki Fatımî egemenliğindeki Kudüs, Haçlı Seferleri ile 7 Temmuz’da kuşatılmış ve 15 Temmuz 1099’da da işgal edilmiştir. Fatımî Halifesi El-Müstansır Bil’lah ülkesini yönettiği 1036’dan 1094’e kadar Hıristiyan Kiliselerini cömert bağışlarda bulunduğu bilinmektedir. El-Müstansır’ın bağışları ile Kilise ve Hıristiyan teba, görece dinî hürriyetlerini yaşamışlardır. Ancak dinî hürriyetler, Kudüs’ün Haçlı orduları tarafından işgal edilmesini engelleyememiştir. Kudüs’te Haçlı devleti kurularak başına da Kudüs Kralı ünyanıyla Birinci Baudouin getirilmiştir.

Fatımîler ile Haçlılar arasında gerçekleşen savaş sonucunda 1117’de Fatımî halifeliğinin merkezi Mısır, Haçlılar tarafından işgal edilmiştir. Fatımî yöneticilerinin birbirleriyle mücadeleleri de Mısır’ın savunulmasını zayıflatmıştır. Bir de buna Fatımî askerlerinin iç isyanları da eklenince, Mısırlılar hem işgal, hem de istikrarsızlıkla karşı karşıya kalmışlardır.

Haçlılar’ın önce Kudüs’ü sonra Mısır’ı işgal etmeleri üzerine Müslümanlar, Haçlı birliklerine karşı bölgesel savaşlara girişmişlerdir. Bunlardan en önemlilerinden biri de Suriye’nin kuzeyinde iktidarını sağlamlaştıran Nureddin Zengi’dir. Zengi 1128’de Halep’i ve 1130’da da Hama’yı almıştır. Zengi’nin babası İmameddin Zengi de Haçlılar’a karşı zaferler kazanan komutanlardandır. Zengi, babasının yerine 1146’da geçmiştir. Zengi 1149’da Apame (Birecik)’yi ele geçirmiştir. Buna ek olarak Zengi 1154’te Şam’ı Haçlılar’dan kurtarmıştır. Böylece Zengi için Kudüs ve Mısır yolu açılmış olmaktaydı.

Zengi, Sünni Müslüman ekolüne mensuptu. Suriye’de yenilgiye uğrayan Haçlılar, Zengi’nin Sünni kimliği gereği, Şii İsmaili Fatımîler’e yardım etmeyeceğini düşündükleri kuvvetle muhtemeldir. Ancak Zengi onları yanıltarak, Müslüman ülkesi Mısır’ı, Haçlılar’ın elinden kurtarmaya yöneldi. Zengi 1164’te Fatımî bakanlarından Şirküh’u görevlendirerek Mısır seferine başladı ve önce Harim’i zapt etmiştir. Devamında Zengi, Kahire’yi işgal eden Haçlılar’dan, Selahaddin Eyyübî komutasında gönderdiği kuvvetler ile şehri geri almıştır. Zengi’nin Mısır’da, Haçlılar’a karşı silahlı mücadelesi 1167 ile 1169 yılları arasında sürmüştür. Selahaddin Eyyübî ise, İmam Şafi’nin mezarı başında öldürülen Şirküh’un yerine, Fatımî Halifesi’ne bakan olarak görevlendirilmiştir.

Böylece İsmaili Fatımî ülkesini artık Suriye’den gelen Sünni Selahaddin Eyyübî’nin ordusu korumaya başlamıştır. Şirküh’un yerine Selahaddin Eyyübî’nin bakan olarak yönetime girmesi de, Fatımîler’in resmi İsmaili kimliğinde bir kırılma noktasını teşkil etmektedir. Selahaddin Eyyübî, Cuma hutbelerini hem kendi adına, hem de Fatımî Halifesi adına okutmaya başlatmıştır. İslâm ülkelerinde Cuma hutbeleri hükümdar adına okutulur ve bu onun egemenliğine işaret etmektedir. Böylece Selahaddin Eyyübî, Mısır’da egemenliğini ilan etmiştir. Artık Mısır, Suriye, Hicaz, Güneydoğu Anadolu topraklarında Eyyûbîler (1171-1250) dönemi başlamıştır.

Selahaddin Eyyȗbî’nin asıl düşüncesi Haçlı Seferleri karşısında Müslümanları kendi liderliğinde birleştirmektir. Bu düşünce bir anlamda İslâm Birliği anlamına gelmektedir. Selahaddin Eyyȗbî, İslâm Birliği düşüncesinin alt yapısı için ilmî ve ahlâkî uyanış başlatmak üzere dinî kurumları teşvik etmiştir. Bilim adamlarına ve din âlimlerine destek olmuştur. Büyük Selçuklu Sultanı İkinci Mahmut’un 1131’de ölümünün ardından Selçuklu bir süre istikrarsızlığa sürüklenerek otorite boşluğu yaşanmıştır. Haçlı Seferleri’nin başlamasıyla, Selahaddin Eyyȗbî, Müslümanlar arasında birlik düşüncesinin mimarı olmuştur. Selahaddin Eyyȗbî, Mısır’ın fethinden önce Suriye’de İmameddin Zengi ve oğlu Nureddin Zengi ile birliktelik kurmuştu. Bununla birlikte Mısır’ın fethinin ardından Suriye, Musul, Sincar, Halep ve Diyarbakır’ı 1181-1183 yıllarında fethederek tek bayrak altında birleştirmeyi başarmıştır.

Selahaddin Eyyȗbî 1183 yılında Dımaşk’ta İslâm Birliği toplantısı düzenleyerek düşüncesini pratiğe dökmeye karar vermiştir. Toplantıya başta Mısır’dan kardeşi El-Âdil ve Abbasi Halifesi’nin temsilcileri katılmışlardı. Bir de Musul adına Muhyiddin Eş-Şehrizori ve Bahaüddin İbn Şeddad; El-Cezire Emiri Müizzuddin Sencer; ve çevre şehirlerden birçok emir, aşiret reisi ve kanaat önderi toplantıda hazır bulundular. Toplantıda Müslüman devletler arasındaki anlaşmazlıklara son verilmesi ve Müslüman dayanışması gündem edilmiştir. Selahaddin Eyyȗbî de güçlü bir ittifak olmadan, Haçlılar’a karşı başarı sağlanamayacağı ve kutsal toprak sayılan Kudüs’ün geri alınamayacağını vurgulamaktadır.

İslâm Birliği toplantısının yapılmasında Haçlı Seferleri, Kudüs’ün işgali ve Halep-Musul-Haçlılar’ın ittifak yapmaları etkili olmuştur. Selahaddin Eyyȗbî’nin, Müslüman devlet adamları arasındaki mücadeleyi sona erdirmek için yaptığı çalışmalar, Haçlılar’la yapacağı seferleri geciktirmiştir.

Selahaddin Eyyȗbî, Müslüman ülkeler arasında birliği sağladıktan sonra, Haçlı ordusuyla 4 savaş yapmıştır. Bunlardan 1177’deki Remle Savaşı’nı, Haçlılar’ın geri çekilip saklanma ve sonrasında beklenilmeyen bir şekilde saldırıya geçmelerinden dolayı kaybetmiştir. Haçlılar’la sonraki savaş Merc’ul Uyun’da, Selahaddin Eyyȗbî ve İzzeddin Ferruşah’ın beraber hareket etmesiyle, Kudüs Kralı Dördüncü Baudouin ve Kont Üçüncü Raymond’un komutasındaki Haçlı ordusu 9 Haziran 1179 tarihindeki savaşta yenilgiye uğradı. Bir de çok sayıda Kont ve Şövalye öldürülmüş veya esir alınmış olması da Haçlı dünyasında büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır. Buna ek olarak Kudüs Kralı Dördüncü Baudouin hastaydı ve yerine geçecek kimse bulunmamaktaydı. Bu yüzden Haçlılar kendi aralarında büyük çapta taht anlaşmazlığı yaşamaktaydılar. Haçlılar’ın, Selahaddin Eyyȗbî’ye anlaşma teklif etmelerinin nedenleri bu şekilde sıralanmaktadır. Haçlılar ve Eyyȗbîler arasında 1180 yılında Anlaşma imzalandı. Haçlılar da Eyyȗbîler’den gelen tehdidi şimdilik erteleyerek kendi aralarındaki sorunlara çözüm üretmek için zaman kazanmış olmaktaydılar.

Kudüs Krallığı’nda uzun süren iç çekişmelerden sonra Guy De Lusignan Kral seçilmişti. Lusignan’ın Kral seçilmesinde büyük katkısı olan Kerak-Şevbek’i kontrolünde tutan Renaud De Chatillon ise, Şam ile Mısır arasındaki ticari lojistiği sağlayan Müslüman kervanlarına el koydu ve Müslümanları esir aldı. Aynı zamanda Hz. Muhammed’e (asm) ve Müslümanlara hakaret etti. Böylece Chatillon, Haçlılar ve Eyyȗbîler arasında 1180 yılında imzalanan Anlaşmayı ihlal etmiş olmaktaydı. Olaydan haberdar olan Selahaddin Eyyȗbî’nin kervanın ve esirlerin serbest bırakılması talebi de reddedilmiştir. Selahaddin Eyyȗbî bunun üzerine Cihad ilan ederek ve Kerak’ı kuşatarak fethine başladı. Diğer Haçlı birlikleri de Selahaddin Eyyȗbî’nin oğlu El-Efdal’ın ordusunun kuşatması altında olduğundan Kerak’a yardıma gidememişlerdir. El-Efdal’ın birlikleri 10 Mayıs 1187’de Safurriye civarında Teplier Tarikatı lideri ve askerlerine karşı zafer kazandılar. Hıttîn yakınlarında 4 Temmuz 1187’de Haçlı ordusu büyük kayıplar vererek yenilgiye uğradı. Hıttîn Savaşı Haçlılar’a karşı kazanılmış büyük bir zafer olarak tarihe geçmiştir.

Hıttîn zaferi ile Müslümanların morali yükselmiş ve Kudüs’e giden yol açılmıştır. Hıttîn Savaşı’nda, Kudüs Krallığı’nın birliklerinin önemli kısmı yok edilmişti. Selahaddin Eyyȗbî 20 Eylül 1187’de Kudüs kuşatmasını başlatmıştır. Karşısında Kudüs’ün savunmasını Balin d’İbelin yapmaktaydı. Kudüs’ün kuşatılmasına daha fazla dayanamayacaklarını anlayan Haçlılar, Selahaddin Eyyȗbî ile görüşerek barış talep etmek zorunda kaldılar. Selahaddin Eyyȗbî, Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak 88 yıllık Haçlı hakimiyetine son veriyordu. Kudüs’ün geri alınmasıyla Selahaddin Eyyȗbî “İslam Birliği”ne en büyük katkıyı yapanlardan biri olarak tarihe geçmiştir. Hatta Batı’da Selahaddin Eyyȗbî, “Müslüman şovalye ruhunu” temsil etmektedir.

Selahaddin Eyyȗbî, Haçlılar’ın dinî motivasyonla ganimet ve ticaret yollarının kontrolü için Müslüman topraklarına saldırdığının farkındadır. Haçlılar’ın ekonomik gücünü kırmak için, Çin ve Hindistan gibi Uzakdoğu’dan gelen baharat ticareti ve kervanlarla taşınan malların lojistiğine hakim oldu. Onun ekonomik manevrası özellikle Kızıldeniz ticaret yollarının kontrolünün Hıristiyan ve Yahudiler’den Müslüman tüccarlara geçmesi sağlamıştır. Böylece Selahaddin Eyyȗbî, Kudüs’ün geri alınmasında sağladığı İslâm Birliği’ni ekonomik-coğrafi girişim ve stratejilerle de desteklemiştir.

Selahaddin Eyyȗbî, Haçlılar’a karşı bina ettiği İslâm Birliği ideali daha sonraki Cemaleddin Afgani, Muhammet Abduh, Reşid Rıza, Bediüzzaman Said Nursi vd. İslâm düşünürleri için de ilham kaynağı olmuştur. Ancak 19. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının Batı karşısında gerilemesinin iyice belirginleşmesi önem arz etmektedir. Batı kaynaklı sömürge, emperyalizm, kolonyalizm, oryantalizm, Batılı seyyah veya misyonerlerin çalışmaları vb. gelişmeler İslâm dünyasında ciddi bir zihniyet kırılmasına yol açmıştır. Artık Osmanlı devleti ve İslâm dünyasının, Batı karşısında gerilemesi, teknolojik üstünlüğü altında ezilmesi ve topraklarının işgal edilmesi vd. gelişmelerin gerçekliği ile yüzleşilmektedir.

“Mânen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır” kaidesinden hareketle, özellikle Batı’ya karşı ilerleme ve geri kalmışlığa çareler aramak gerekmektedir. Aynı zamanda İslâm toplumunun içerisinde bulunduğu kötü şartlardan ve Osmanlı başta olmak üzere Müslüman devletleri çöküşten kurtarmak için İttihad-ı İslâm düşüncesi öne çıkmaktadır. Dönemin ileri gelenlerinden Nursi, zamanın olumsuz şartları içerisinde Kur’an-ı Kerim’e tabi olmaya “Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alil uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur’ân’dır” ifadesiyle yönlendirmektedir. Nursi, ittiba-ı Kur’ân vurgusundan sonra “Azâmetli (büyük) bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz (kısmetsiz) bir devletin, değerli sâhipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır” cümlesiyle İslâm birliğine dikkat çekmektedir. Nursi, Müslümanları “Milletimiz de yalnız İslâmiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lâzların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri İslâmiyetten başka bir şey değildir” ifadesiyle uyarmaktadır. Bir de Nursi “İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) cemaatindekileri, Milletimiz de yalnız İslâmiyettir” diyerek farklı milleten Müslümanları tek ortak noktada toplayarak, İttihad-ı İslâm’ın dinî ve sosyolojik boyutuna vurgu yapmaktadır.

Selahaddin Eyyȗbî’nin siyasî ve askerî anlamda gerçekleştirdiği İslâm Birliği’nden, Nursi’nin günümüzün ihtiyaçlarına uygun teknolojik, eğitim, farklı fikirlerin birlikteliği, ekonomik kalkınma vb. unsurların gelişmesiyle Müslüman toplumlarında ahlâk ve muhabbet üzerine bina edilmeye çalışılan İttihad-ı İslâm düşüncesine gelinmiştir. Nursi, Müslümanların “cehalet, zaruret ve ihtilafla” mücadele etmelerinin gerektiğini ve “bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihad-ı İslâmdır” söylemiyle, İttihad-ı İslâm’ın farz yani emir niteliğinde önemli olduğuna dikkat çekmektedir.

Dolayısıyla Kudüs, tarihte İslâm Birliği’nin gerçekleştiği şehirdir. Günümüz zamanının hükmüne uygun İttihad-ı İslâm da pek tabi mümkündür.

 

Dr. Muhammet ÖRTLEK

ortlekmuhammed@yahoo.com

 

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*