Düşünceler

Kaza vakti…

Bazı yaşanmışlar vardır ki, kâğıda dökülünce üzerlerindeki tılsımın kaybolacağını sanırsın. O nazenin anları satırlara sığıştırıp bir parça kâğıda dökmek. Geçmişten getirilip aşikâr olduklarında o pembemsi, bulutsu, tatlı halleri uçup gidecektir sanki. Buhar olup kaybolacaktır. Belki de hakiki olarak betimleye güç yetiremeyeceğimizi bildiğimiz için bu imtina. Nazlı hatıraların kıymetine en azından gözümüze hoş görünmez. Yağmur katrelerinin şıpırtılarını, her dokundukları yerde ulaştırdıkları rahmetin izlerini. Yahut da esen rüzgârın hava zerrelerine yükleyip uzak diyarlardan bizlere taşıdığı cevheri. Sevdiklerimizin gülüşlerini… Yavrumuzun saçlarını okşayışımızı, minicik avuçlarının sıcaklığını… Dala uzanan elimizin meyveyi minnettar olarak kavrayışını… Ruhu her seferinde ihdâs edecek, kalpte ihfâ o hisler… Nasıl ifade edilir ki kelimelerle? Ve ilk andaki tazeliklerinde kalması ve asla kaybolmaması adına yüreğine işlenmiştir. Sözcüklere dökülse de, kalemden damlasa da. Her nereye kayıtlı olursa olsun, zira yüreğimizdeki inci, mercan, yakut misali yerini tutmaz. Ve asla ısıtamaz da manevi varlıkları kadar. En kavi tesellimizse bir zamanlarda kalanları, kalbimizin uçsuz bucaksız mahzenlerinde barındırmak olur. Kimsenin müdahale edemeyeceği, uzanıp bozamayacağı. Hamdlerinde huzurumuzu bulduğumuz. Ayrılıklarımızın cümlesinin bu diyarda kalacağını, o geçici yokluğun ihtarıyla yaşamak. Bir nevi mazi derelerine yuvarlanmış yaşanmışları şükür ile kaim etmek. Kâzib bir uykudan uyandırmayla daim etmek.

İnsanın yaşadığı üç günlük… Doymayan emelleri, asla bitmeyen arzuları ve ihtiyacatı ise cabası. Yokladıkça yok olup giden adetâ. Ve “yok” dedikçe azalan varlığı. Maddeye tapmak, sırf o maddenin önünde secde etmekten ibaret olsaydı, manadan nasipsiz kalmak diye hayıflanmaya da gerek olmazdı. Manayı bulmak ise maddeden vazgeçebilmekle mümkün. Zira yerleşince yüreğimize, yazık ki bozuk para gibi harcar manamızı. Bozar mayamızı. Alır gider insanlığımızı. Bizi şükürden alıkoyan israfımız, hırsımız elimizi kolumuzu bağlıyor adeta. Sahip olamadıklarımıza bir dudak bükmeyle kalsaydı sevmek, hiçbir şeyi sevmezdik herhalde. Sersefil edip bir köşeye atar da, varlığın içinde yüzen insan köşklerde saraylarda kendini en kıymetli sanır. Yetmez, mutsuz olur. Yetmez, kimsesiz olur. Yetmez, sahipsiz olur. Maddenin hükümran olduğu devirlerde ne hayatlar yaşanır doyasıya, ne de yaşayan insan olarak kalır o hayatlarda. Yitirilmiş bahtlarından habersiz.

Sonların, ayrılıkların, bitişlerin mekânında incecik yaprakların günü gelince toprağa düşmesi. Nihayetinde bir insanın avazı. Bakır renkli plaklarda çalan ayrılık nağmeleri. Hüzünleri de, gidenleri de, ayrılıkları da peşi sıra sürükleyen o külli akış. Kâffeten toplanmış da giderken, iki ayaklı müteharrik insan mı bâki kalacak buralarda?  Kendine ait sandığın varlığın… Sonsuz bir baharda var olmak üzere gel, geç varlığından. Gamsız bir güne uyan. Bir damlada akıp gidecekken, ebedi kaybetmek korkusundan sıyrılıp,hüzünlerden kurtul sen de. Hayatın semeresi olan şükürle, hal-i âlem sergisinde en büyük alkışı kuşan.

Ayaz, soğuk ve buz kesmesin yüreğin. Suretlerinin, hayalde kalıntılarının bozulmasına dâhi tahammül edemeyip, elem duyduğun geçmişin muhafaza olunsun tüm zerreleriyle. Sıcacık bir temenniye, rahim bir duaya ve şefik bir gülümsemeye bırak kendini…

Bırak itaatsizliğin inadıyla, isyan ile âlûde şükürsüzlüklerini… Şimdi geçmişteki yapmadığın şükürlerini kaza etme vakti…

“Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saadet-i hayatiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin imanı ona saadet-i ebediyeyi kazandıracak, belki sümbül verecek ve o surette inkişaf edecek diye haber verirler.”1

Dipnot

  • Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa s.70

 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*