Düşünceler

Üç sualin zevâhiri

Dünyaya gönderilişiyle zahir olur hayat. Koca kâinatın bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle, o zihayatı küçük bir kâinat hükmüne getiren… Farklı âlemlerden süzülüp, öz bulup. Daha başını taşıyamazken, hayatı keşfe çıkar öğrenmek adına. Müşahedeye evvela anacığından başlar, şefkat kokulu bir rüyanın bidayetinde. Meraklı gözlerin macerası ellerine düşer, sımsıkı sarılır ellerine. Hem kendini kuşatan sevgileri, hem de görüp-işittiği ne varsa. İlmek ilmek işlenir. Cümlesi dokunur kuvve-i hafızasına, yaşanan her bir manzaranın saf rengine ve işitilen her bir savtın nice nağmesine kadar. En müntehasına değin başaklanır o düşler. Gün değişir, o da günlerce, saatlerce tebeddül eder. Seferber olmuştur o bedendeki cihazlar. Adeta arar, sorup-sorgular enzar-ı dikkati. Küçük kâşifin tearrüfte yolu şahikaları arşınlamaya namzet iken…

Gezdiğimiz, gördüğümüz, işittiğimiz… Hissettiklerimiz, hayallerimiz, hülyalarımız… Her biri mühür olur yüreğimize, biriktirdiklerimize. Bizi “biz” yapan ne varsa. Bırakılmayan, zahirde vazgeçilmez sandığımız kuytulardan seslenir de bir uğultu; insan “ben” oldum sanır. Kalıplara sığmayan hülasasıyla hücresinde “var” sanır. Esrarlı hazineye ulaştığının, zannınca da her varlığın kendinden (?) özünü.

Hem aciz, hem cahil, hem de hoyratça savurur kendini yokluğa. Batıl bir mutluluğa rüşvet verir ebedi huzurları. Üzerine sinen misaller hakikatleri gizler. Nice sakil riyayı giyinir, aynaları bulandırıp. Misali varlığıyla misal süratinde yaşar. Arızalanmış duygular ne yaptığından ziyade, ne hissettiğiyle aldanır. Fıtratımızdaki can çekişmeler nedendir hâlbuki? Ebede uzanıp, eğilerek giden dalların meyvesine müştaktır ille velakin. Hangisini arzularsa, hangi tarafa meyletse tabi olacaktır, ona yetişecektir elleri.

Kalem ile yazılan kader ile talim olunur vakitler tamam olunca. Bazı ihtar, bazı taltif. Zümrüt manzaralar gazele dönünce acizliğin ve fakrın burcusu siner üzerimize. Dahası göçüp gidenler gelmeyince, tükenenler incitince… Zaman dediğimiz oyalanma, ayrılığı vurunca idrak eder, ne kadar da zaif olduğunu. Dallar budanır, ihtiraslar törpülenir. İnsan mahiyetini bulur, kendinin kıymetini bilir. Daha mühimi ne kadar kıymetli olduğunun farkına varır, üç müşkül sualin ortasında. “Ben neyim? Nereden gelip, nereye gidiyorum?”

Gözünü açtığı andan ta ömrün sonuna kadar arayıp/bakındığımız bir cevaptır bizimkisi. Rabbini bulunca her şey tamam olur, cümlesi azat olur “hiç”lerin. Iraklar yakına, ıssızlar ünsiyete inkılap eder. Maksut hâsıl olur, ruhlar huzuru bulur. Rabbini bulunca tüm varlık manasını bulur. “İman” diye yankılanıp, ubudiyetle yaşanır. Tüm istidatlarımızın ve mahiyetimizin anahtarı ondadır. Ne mutlu soru işaretlerinin karşılığını bulabilene, ömrünün kıymetini bilebilene…

“Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir.”1

Dipnot

 1.Bediüzzaman Said Nursi, Yirmiüçüncü Söz/Birinci Mebhas

 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*