Bize bir haller oluyor…

 

‘Tesettür fıtrîdir’ sözü Risale-i Nur’a aşina olanların yabancı olmadıkları bir ifade. Bediüzzaman’ın kastettiği manânın sadece başörtüsü olmadığını düşünmeme rağmen, bu ifadenin çoğu zaman yalnızca örtünmeyi anlattığı gibi bir izlenim alıyorum çevremden. Üstadın Tesettür Risalesi’nde bu konuyu ele alış şeklinden tesettürün başörtüsü olmadığını ancak başörtüsü ve dış kıyafet dediğimiz cilbabın tesettür ihtiyacının bir neticesi olduğu sonucunu çıkartıyorum. Bu yüzden Üstadın kaleme aldığı Tesettür Risalesi’ni okurken kendi dünyamda yaptığım fikri çıkarımları sizlerle paylaşma niyetindeyim. Bediüzzaman’ın belirttiğine göre tesettür fıtrî; yani kadının güzelliğini saklaması, muhafaza etmesi, nazarlara sunmaması fıtratında var olan bir duygu. Yaradan Zat dış kıyafeti emrederken aslında kadında var olan muhafaza duygusundan dolayı kadına yardımcı olmakta. Ben de tam da kadında var olan bu duygu üzerine birkaç kelam etmek istiyorum.

Müellif, karşılığında hapis cezası aldığı Tesettür Risalesi’ne kadınların ‘fıtraten nazik ve zayıf’ olduklarını anlatarak başlar. Nasıl –teşbihte hata olmasın- küçük bir çocuk acizliği, zayıflığıyla beraber değerliliğinden ötürü anne babanın hayatı pahasına himaye ediliyorsa; kadın da bu yüzden himaye edilmeye muhtaç. İşte tesettür tam da bu ihtiyaç üzerine kullanılan bir kelime. Bu himaye bekâr iken babayla, evlendikten sonra ise eşle oluyor. Eşe ve babaya itaati bir de bu açılardan değerlendirmeli belki de…

Yine aynı bahsin devamından benim anladığım, kadının en birinci vazifesi himayesinde olduğu erkeği ‘memnun etmek, nefret ettirmemek ve kendini sevdirmek’. Neden; çünkü ayetin de belirttiği gibi eşimiz bizim örtümüz, tesettürümüz. Üstad, günümüzde boşanmaların en köklü nedenlerinden biri olan ‘güven’ duygusunun bu yüzden kazanılması gerektiğinden bahsediyor. Başörtüsü ve dış kıyafet fıtrî olan muhafaza isteğinin ve eşler arası güvenin tesis edilmesinin en önemli parçası. Peki, bahsedilen hakikatleri tersten okursak yani fıtrî süreç bozulursa durum nasıl olur? Madde madde sıralayalım isterseniz;

Print* Kadının kendini “muhafaza” isteğinin kaybolması durumunda başörtülü ancak tesettürsüz tablolarla karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır, oluyor da! Gitgide küçülen eşarplar, kısalan etekler, daralan pantolon ve pardösüler, incelen çoraplar nasıl bir muhafaza isteğinin göstergesi olabilir ki? Önceleri pardösülerimiz biraz dar olsa rahatsız olurduk, şimdilerde belden oturmalı olmayınca rahatsız olunuyor. Hatırlıyorum başörtüsünün yasaklandığı zamanlarda -o döneme ait fotoğraflar da aynı şeyi söyler başörtülerimiz kocaman örtülürdü, şimdilerde o tarz örtünmek babaanne modeli gibi görülüyor. Biz ince çorap giyildiğinde rahatsız olarak ayaklarını saklamaya çalışan ablaları biliyoruz, şimdi aynı durumu kalın çorap giyenler yaşıyor. Dile getirmesek de; bu değişimlerin kadının muhafaza isteğinden ziyade gösterme emareleri olduğunu hepimiz bal gibi biliyoruz…

* Fazla uzaklara gitmeye ya da dışarıdaki insanları gözlemlemeye gerek yok, şu anki halimizle geçmiş yaşantımızı sinema şeridi gibi gözümüzün önünden şöyle bir geçirsek dış kıyafet ve başörtüsünde yaşadığımız değişim muhafaza etme isteğinin hangi aşamasını gösteriyor? Sadece başörtümüzün küçülüp küçülmemesi bile bence bu muhasebede bir fikir verecektir.

* Tesettürü sağlaması gereken dış örtü (cilbab) neden hiç dile getirilmez oldu? Tesettür Risalesi’ni okumamıza rağmen başörtüsünün sürekli dillendirildiği, dış kıyafetin unutulduğu günleri yaşıyoruz. Bu da farklı bir bozulma sinyalidir belki de kim bilir…

* Bahsi geçen Risale’de Üstadın evlilik üzerinde durduğunu biliyoruz. Kadının kocasını “darıltmama ve kıskandırma’’ması gerektiğini belirtiyor Üstad. Bunun yolunun fıtrata uygun hareket ederek güzelliğine nazarları celb etmemesiyle mümkün olduğunu söylüyor. Bu ifadeleri tersten okuduğumda bir erkeğin karısının güzelliğinin görünmesi ya da gösterilmesi durumunda “kıskanması, rahatsız olması” gerektiğini çıkarıyorum ben. Nefsimize ağır gelse de internetteki kişisel alanlarda bilhassa başörtülü kadınların paylaştıkları fotoğraflara nazarların hiç değmediğini iddia edebilir misiniz? Evli olan hemcinslerimin eşlerinin böyle bir durumdan rahatsız olmaları gerekiyor Üstadın ifadelerine göre. Bozulan sadece kadının fıtratı mı? Risale-i Nur’u bilmeyen insanları hadi biraz anlarım ama Tesettür Risalesi gibi muhteşem bir bahsi defaatle okumasına rağmen, muhafaza isteğinin rağmına devam eden fotoğraf paylaşma isteğinin nedenleri üzerine uzun soluklu kafa yormalıyız bence…

* Başörtüsünü ifa ediyor oluşumuz, Tesettür Risalesi’ni okurken başı açıkları düşünerek tesettürlüyüz algısını oluşturmasın lütfen. Yine aynı Risale’de tekrarlanan “tesettürsüzlük ve açık saçıklık kılığı” bizi daire dışında tutmuyor ne yazık ki! Çok ince nüanslar var Üstadın bu ifadelerinde. Açık saçıklık başka, açık saçıklık kılığına girmek daha başka. Bir insan başı örtülü olduğu halde hadiste belirtilen “giyinik çıplaklar ” benzetmesini yaşayabilir pekâlâ. “Açık saçıklık kılığı” diyor Üstad vurgulu bir şekilde, öyle ya Avrupa’da erkeklerin nazarlarından sıkılarak polise şikâyette bulunan kadınların hiç biri bizim tabirimizle “kapalı” değil ki! Burada fıtrattan bahsediliyor, namahremlerin nazarlarından sıkılması gerekiyor bir kadının. Kendi güzelliğini kocası dışındakilere göstermemesi için dikkat etmesi gerekiyor. Sosyal medya da olsa kadının “poz vererek” paylaştığı fotoğrafları “kocası dışındakilerin” görmediğini sanmıyorum. Yanılıyor muyum?

* Bir kadının fıtrî sürecinde böyle bir istek varsa neden anneler kız çocuklarına “hevesini alsın” diyerek açık ve kısa kıyafetler giydirme gayretindeler? Benim Tesettür Risalesi’nden anladığım muhafaza duygusu “arizi” değil, zaten yaradılışımıza derc edilmiş. O halde kız çocuklarımızın hele ki fıtratın en saf olduğu küçüklük döneminde böyle bir “heves” içerisinde olduklarını bize düşündüren ne? Bu düşünce size ‘örtünmeyi mecburi gören’ bir yaklaşımı çağrıştırmıyor mu? Bunun aksine kız çocuklarımızın fıtratlarının en yalın olduğu hallerde bu duyguyu köreltmeyecek aksine güçlendirecek şekilde giydirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Belli bir yaşa kadar giyiminde sınır konulmayan kızlarımızın birdenbire örtünmesini mi bekliyoruz yoksa?

* Eşinin diyanetini taklid ederek mütedeyyin olan erkekten takdirle söz eder Bediüzzaman. Bu söz aynı zamanda Peygamber Efendimiz‘in (asm) evlilikte baz alınması gereken üç kriterden en önemlisi üzerine yapılan vurgunun ifadesidir. Öyleyse evlilik gibi kutsal bir beraberliğin ilk adımlarında erkeğin niyetinin günümüzde neredeyse tamamen değişen dindarlık dışındaki kriterlere kayması fıtrî sürecin bozulması halinden diyebilir miyiz?

* Kadının kocasını taklid ederek takvaya girmesi gerekliliği üzerinde de duran ifadelere rağmen, günümüz evliliklerinde İslami taleplerde bulunan erkeklerin “beni fazla sıkar, rahatımı bozamam” gibi fıtrî olmayan düşüncelerle reddedilmesi, durumun vahametini gözler önüne seriyor gibi geliyor bana.

Print* Yine çok önem arz eden, hatta belki en önemli noktalardan biri olan eşe itaat kısmı var bir de. Kadının muhafaza isteğinin bir erkeğin himayesine girmekle mümkün olduğunun altını çiziyor ya Bediüzzaman. Daha sonra himayesine girdiği erkeğe karşı kadının vazifelerini anlatıyor. Ben burada eşe itaatin önemini de anlıyorum. Madem himayesine girdiğimiz eşimiz bizim fıtrî tesettürümüzün bir parçası, belki de en önemli parçası ve madem kadın kocasını yukarıda sıraladığımız “darıltmama ve gücendirmeme” duygusundan uzak tutmakla mükellef, o halde eşi darıltacak aile içi otorite problemleri de neyin nesi? Evlerde erkeğin sözünün geçmesini hazmedeyen kadınlar bu hakikatlerden haberdar mı değil yoksa? Tesettür algımızı başörtüsüne indirgeyen zihniyete yazıklar olsun!

* Bir de Bediüzzaman’ın bahsettiği kalemiz olan “çarşaf” ibaresi var. Arapça “cilbab” ifadesinin Türkçedeki karşılığı çarşaftır. Farsça “çadır-şepten” kelimesinden dönüşen “çarşaf” kelimesi aslında cilbabdır. Klasik çarşaf 1800’lü yıllarda İran’dan bize gelen bir kıyafete verilen addır. O tarihten sonra çarşaf kelimesi sadece bu kıyafetin ismi olarak kalmıştır. Bu tarihe kadar giyilen bütün dış örtüler ‘çarşaf yani cilbab’tır. Mesela arabesk dendiğinde aklımıza sadece ‘hüzünlü, acı çağrıştıran müzikler’ gelir. Hâlbuki Arapların kullandığı nakışlı bir süsleme sanatının adıdır arabesk. Basit bir anlam kayması…

Bu maddelere tesettüre dair gözlemlediğiniz başka tespitleri de ekleyebilirsiniz. Kalemimin yettiği ölçüde benim aklıma gelen ve ifade edebildiklerim bu kadar. Yazının ilk başına dönecek olursak; “tesettür fıtrîdir”, mesele fıtrî sürece müdahale edip yaşadığımız fıtrat bozulmasının önüne geçebilmektir. Seyrettiğimiz tüm tesettüre aykırı tablolar, artan boşanmalar, aile içi tecavüz ve cinayetler yaşanan fıtrat bozulmasının semptomları. Fıtrî sürecin bozulması halinin belirtileri bir nevi. Belki de bu yüzden iffet, sakınma, hayâ gibi unutulan kavramları hayata geçirmeliyiz fıtrata uygun hareket ederek. Hep beraber Tesettür Risalesi’ni yine, yeniden, ilk defa okumaya var mısınız?

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir